Tahta sırada susarak oturduk. Birbirimizle İçimizden konuştuk. Ben onunla içimden konuşuyordum. Birbirimize bakmadan denize baktık. İstanbuldu. "Sensin" dedim. Değişiklik olsun, kendimizden çıkalım, başka bir kişiliği deniyerek o feci konuşamamayı dağıtmak için.
Birşey söylemedi. Ben de nasıl devam edeceğimi bilemedim.
Lambalar yandı.
Şehrin sokakları, çarşıları, meydanları, evleri aydınlandı.
İnsanlar artık geç yatıp geç kalkmaya başladılar. Ara sıra gelip giden Süleyman, Yorgancı Hafız Yaşar'ın dükkanına elektrik tesisatı kurulmadığını gördü.
-Ama olur mu Hafız amca?
Süleyman gibi Konu-komşu, hısım-akraba, bilen-bilmeyen hep aynı soruyu tekrar edip durunca, onlara şöyle diyorum:
-Gece gecedir, gündüz de gündüz.
Tuhaf tuhaf bakıyor, alaylı alaylı konuşuyorlar:
-Yok canım, öyle mi?
Ben:
-Evet öyle, diyorum. Gece ibadet ve uyku, gündüz çalışma.
-Bak. Sanıyorum toprak, bundan böyle toprak olmaktan çıkacak. Ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan, adama da adam gibi muameleyi bırakacak.