Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarını okumak beklediğimden daha zorlayıcı oldu. Uzun bir zaman diliminde okudum. İnişli çıkışlı bir yolculuktu. Bazen kitabı elime almak istemedim. Bazen sayfalarca okudum. Hatta bir ara bitiremeyeceğimi bile düşündüm. Ama sonuna ulaştım.
Kitabın son sayfasını okuduğumda, kitap yeniden başladı. Bu başlangıç öyle doğal, öyle olağan oldu ki, beni bile şaşırttı. Çünkü o an bütün taşlar yerine oturdu. Yazarın yazdığı, okurken bazen gereksiz gelen o bilgiler, o ruh hali, o nereden geldiği belli olmayan eksik yapboz parçaları, bu karakterin burada ne işi var ki diye içinden geçirdiğiniz tüm o cümleler kitabın son bulmasıyla anlam kazandı.
Düşünün ki Türkiye’nin en zor okunan ve yarım bırakıldığı söylenen bu kitabı, okumayı bitirdikten sonra anlıyorsunuz. Ben kitabı bitirdikten sonra Selim’in Mektupları kısmını tekrar okudum. Turgut’un gel gitlerini tekrar okudum. Altını çizdiğim satırları tekrar okudum. Sonra anladım ki bu kitabın edebiyatımızın baş tacı olarak nitelendirilmesinde en büyük etken bu yazılış tarzı ve okuruna sunduğu bu derinlikmiş.
Ancak çok büyük bir yazar böyle bir kitap yazabilirmiş.
Yazarlık belki de tanım olarak Tutunamayanlarmış.
Hep derim.
Yazarın okuyucuya sunduğu şey sadece bir kurgu değildir.
Bazen de anlatımdır.
Yoldur.
Histir.
Duygudur.
Yazar bazen sadece kendi kafasının içini kelimelere döker. Sonra onları okuyucusuna sunar.
İşte Tutunamayanlar’da benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Günü gelince herkesin bu kitapla yolunun kesişmesi dileğimle.
Bir gün herkes Tutunamayanları okumalı…