Mina urgan’ın son sözü ile yazdığı inceleme sonrası ne söyleyebilirim ki? Adeta aklımdan geçenleri, üzerinde durmadığım bağlantıları, yazarın da biyografisiyle harmanlayıp sunmuş.
Mina Urgan’ın gözlemlerinden:
“Belirli koşullar altında yetişkinler böyle davranabilirler, ama altı ile on iki yaş arasındaki küçük çocuklar, uygar dünyanın baskısından uzaklaşınca, nasıl böylesine vahşileşebilir, kan dökecek kadar acımasız olabilir diye düşünen bir çok kişi, küçüklerede bile bu kadar korkunç bir biçimde belirdiğine göre, Sineklerin Tanrısında kötülüğün insan yaratılışında doğuştan var olduğu görüşünün savunulduğu kanısına varıp dehşete kapılmıştır.
Okuyucuların duydukları bu dehşeti doğal Saymalı; çünkü çocukların tertemiz birer melek oldukları konusunda, yanlış olduğu kadar da yaygın bir inanç vardır. Oysa kendi çocukluğuna ve yakından tanıdığı çocukları duygusallıktan arınmış gerçekçi bir gözle baka bilenler, çocukların küçük birer melek değil, tıpkı yetişkinler gibi birer insan olduğunu bilirler. İnsanlarda ise, ister büyük ister küçük olsunlar, hem iyi hem de kötü içgüdüler vardır.”
….
“ Çocukların güçsüzlüğünden ve korkularından yararlanan Jack’ın zorbalığı öylesine korkunç boyutlara varır ki, avladığı domuzun başını canavara sunduğu gibi, Ralph’ı da avlayıp, başını iki ucu sivriltilmiş bir değneğe geçirerek canavara sunmak ister. Sineklerin Tanrısı tamamıyla egemen olmuş gibidir çocuklara. Ne var ki, kitabı bitirip de, Simon'un akıl yolundan hiç şaşmayan ermişliğini, ayrıca ölmeden önce yücelen Domuzcuk’un kabileye meydan okurcasına uygarlığı savunmasına ve karanlık güçlere karşı sonuna kadar direnip, sonunda gene şef olduğunu açıklayan Ralph’ın yiğitliğini düşündükçe, Sineklerin Tanrısı’nı yenmenin yolları olduğunu da anlarız.”