Ah neler hissediyorum da anlatamıyorum. Bir şey yazmak, o duyguların içinden bir şey çıkarmak istiyorum, ama bir kere ne yazmak istediğimi belirleyebilsem. Şurada -beynini gösteriyordu- bir şey var, bir şey duyuyorum ama düşlerde tutulamayan biçimler gibi, parmaklarımın arasından kaçıyor. Bilir misin nasıl bir şey? Bak şu gökyüzüne ne görüyorsun? Mailiklerden oluşmuş bir deniz... Gözlerinle onun içine girmeye çalış. O mailikleri yırtmak için uğraş ne görüyorsun? Mai... Her zaman mai... Değil mi? Sonra bak ayağımızın altındaki toprağa ne buluyorsun? Donmuş simsiyah bir renk... Of! O siyah toprakları parçalayarak içeriye bak; in, in, in, ne kadar inebilmek elden gelebiliyorsa o kadar in; ne buluyorsun? O siyahlıklar içinde ne buluyorsun? Siyah... Her zaman siyah değil mi?.. İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve her zaman mai; aşağı bakılsa siyah, her zaman siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun .
Lord Henry onu gizli bir hazla seyrediyordu. Basil Hallward'ın stüdyosunda tanıştığı o utangaç,ürkek çocuktan nasıl da farklıydı. Tabiatı bir bitki gibi serpilmiş, kan kırmızısı çiçekler açmıştı. Ruhu saklandığı yerden çıkmış, yolda arzularıyla karşılaşmıştı.