Naoci'nin anlattıklarını dinlediğimde, âşık olduğum adamın teneffüs ettiği havada benim kokumun zerresinin dahi bulunmadığını anladım. Utanç duymuyordum, aksine dünya denen yerin düşündüğümden farklı ve tuhaf bir işleyişinin olduğunu fark etmiştim. Sanki sonbaharın alacakaranlığında, ıssız bir yerde, çığlıklarıma cevap alamaz bir hâlde tek başıma kalmıştım. Daha önce tatmadığım bir korku tarafından ele geçirilmiştim. Aşk acısı denen şeyin bir parçası mıydı bu da? Issızlığın ortasında dikilirken güneş batmıştı ve gecenin çiyi üstüme yağarken ölmekten başka çarem yokmuş gibi hissettim. Gözyaşı dökmeden ağlıyor, omuzlarım ve göğsüm sarsılarak hıçkırıyor, nefes almakta güçlük çekiyordum.
Şiirde, gölgesiyle bizi kovalayan, arkamızdan fısıldayan, buz gibi elleri ensemizde dolaşan ve bizi hiçbir yere kaçırmayıp sımsıkı yakalayan bir şeytandan, bizi sıska bir çocuk gibi karşısında ürpertip titreten bir kuvvetten bahsediliyordu.
Onu ben çocukluğumdan,
İlk rüyalardan tanıdım.
Yalnız yürüdüğüm zaman
Odur arkamdaki adım.
Onun korkusu, içimde
Ürkek bir dünya yaratan...
Ölülerim var, gitmelerine izin verdim
ve şaşırdım onları o kadar mutlu görünce, ölmüşlüğe o kadar hızlı alışmış, o kadar neşeliler ki, söylentilerin aksine.