... Bir gün o şiire, mecliste ehl-i ilim birkaç kişi var, inşallah hafızam beni yarı yolda bırakmaz diyerek başladım. Üçüncü bentte bir mısrada takıldım... Yerime oturduğum zaman o ehl-i ilim arkadaşım kulağıma eğildi.
"Bir daha hafızam deme, ihtarı aldın." dedi ve devam etti:
"Çünkü sen hafızandan değil levhten okuyorsun. Araya kendin girdin, ikazı yedin!"
Ümidi olan ağlar, ümidi kesilmemiş insan ağlar. Bizde gözyaşı rahmet; nisan yağmuru müjde ve neşe; gözlerin ağlaması da ruhun gülmesidir.
Modern çağda bu kavramı da kaybettik; ağlamayı olumsuzladık, negatif kodladık...
Olur mu hiç! Ağlamayan gülemez ki zaten. Gülmek ağlamanın ta kendisidir. Madalyonun biri bir yüzü, biri bir yüzüdür.
Yine buruk bir mutluluk duygusu, yine derinlerde uyanan o mahcubiyet.. Evet mahcubiyet, neden mahcubiyet derseniz bilmiyorum. Belki de yeryüzünde bu kadar acı varken, kendini mutlu hissetmenin verdiği suçluluk duygusu.