*spoiler içerir
Martin Eden’i okurken kendimi hem çok yakın hem de çok uzak hissettim. Onun bireyselliği, kendi emeğiyle bir şeyler başarma arzusu ve düşünsel yolculuğu beni etkiledi. Özellikle Ruth tarafından reddedildikten sonra takıntılı davranmaması, onurunu koruyarak geri çekilmesi bana çok insani ve değerli geldi. Çünkü aşkı sadece bir tutkudan değil, aynı zamanda bir ahlaktan ve insan onurundan da ibaretti.
Kitap boyunca beni en çok düşündüren şey, Martin’in kalbiyle zihnini birleştirememiş olması. Kalbi ayrı, zihni ayrı yönlere çekti ve sonunda ikisinin çatışması onu yordu. Oysa içinde taşıdığı üretkenliğini, bir sahil kasabasına çekilip insanlardan uzak bir şekilde de yaşayabilirdi. Yalnızlık onun için bir hapishane değil, belki de üretimin kaynağı olabilirdi.
İntiharı ise bana bireyciliğin yenilgisi gibi göründü. Çünkü birey olmayı, özgünlüğünü korumayı bu kadar önemseyen biri, sonunda kendi içinde bir çıkış yolu bulamadı. Belki de asıl mesele bireyselliği toplumdan bütünüyle koparak değil, hem kendine hem de başkalarına dokunarak yaşayabilmekti.
Martin Eden bana, başarı, aşk, onur ve yalnızlık kavramlarını bambaşka bir yerden gösterdi.
Zaten Jack London’ı, karakter derinliği, anlatım biçimi ve akıcılığı nedeniyle seviyorum. Ve Martin Eden'la da yeniden böyle bir yolculuğa çıkmak keyifliydi. Martin Eden okunmaya değer bir kitap...