Edebiyat tarihi, insan ruhunun karanlık labirentlerine ışık tutan eserlerle doludur. Ancak Dumas’nın Monte Cristo Kontu (2 Cilt Takım) , bu labirentin haritasını çıkarırken okuru bir karakterden öte, bir varoluş sancısına ortak eder. Roman, yalnızca 19. yüzyıl Fransa’sının sosyal çatışmalarını değil, insanın evrensel çelişkilerini, adaletin sınırlarını, intikamın yıkıcı güzelliğini ve kimliğin kırılganlığını bir titizlikle işler. Çünkü bazı kayıplar, sadece bir başlangıçtır. Ve okuru bir soruyla baş başa bırakır: İnsan, adaleti ararken kendi ahlaki pusulasını nasıl kaybeder?
Okurken zaman ve mekanımızdan münezzeh eden bu eser bizi içine ilk sayfalarından alır, Edmond Dantès’in genç, saf, umut dolu hâline eşlik eder ve sayfalar ilerledikçe göreceğiz ki o an, onunla birlikte biz de mahvolacağız. Çünkü Dumas, sadece bir adamın intikamını anlatmaz; insanın, insan olmayı nasıl yitirdiğini, sonra yeniden, parçalı bir beden gibi, nasıl toplamaya çalıştığını anlatır. Adaletin rengi hep biraz kirliymiş.İhanet, çoğu zaman tanıdıkların elinden gelirmiş. Ve intikam, o zehirli tat insanı öldürmeden önce onun tüm geçmişini nasıl lime lime edermiş. Birebir yaşıyoruz.
Monte Cristo, sadece bir kont değil.
O bizim içimizde bir yerde, unutulmuş, karanlık bir köşeye kuruluyor;
ve bize şunu fısıldıyor:
"Kim olduğunu sandığın kişi, kim olduğunla aynı şey değil."
Bu yazı, Dantès’in yalnızca kaybettiklerini değil, o kayıplardan nasıl yeni bir varlık ördüğünü, nasıl bir hayaletten ibaret kalmaya razı olduğunu anlatıyor.
Dumas’ın ihanet anlatısı, William Shakespeare’in Julius Caesar’ındaki Brutus’ü aratmayacak bir trajedi sunuyor. Fernand’ın sevgisi; Danglars’ın kıskançlığı; Villefort’un ikiyüzlü çıkarcılığı... bireysel kötülükten ziyade, toplumsal yozlaşmanın küçük evreni gibidir. Dantès’in düşüşü, Dostoyevski’nin Suç ve