Agnostik yaklaşımın ilk başlarda epistemik rasyonaliteyi ahlaki zorunlulukla birlikte düşünme gayreti, tarihsel seyirde ahlaki boyutunu yitirmiş ve “kanıt”ın teknik diline sıkışmıştır. Bu çerçevede agnostik ilkenin “kanıtla ispatlanmadıkça inanma” normu, zaman içinde hem dil felsefesinde doğrulamacı (verificationist) kriterlerle hem de bilimin antirealist yorumlarıyla kesişmiş; bu kesişme, dini inançlara karşı sert bir rasyonalist eleştiri hattını güçlendirmiştir.
Bu açıdan, agnostik ilke amaçlamadığı sonuçlara —örneğin yeni ateizmin kullandığı polemikçi söylemlere - istemeden dayanak sağlamıştır. Bu eleştirilerin bir kısmı, doğrudan “agnostiğin yükümlülüğü” meselesine bağlanır. Teist ve ateist, iddialarını savunmak için delil sunmak zorundadır; agnostik ise, çoğunlukla yalnızca delillerin gücünün denk ve muğlak olduğunu söylemekle yetinir. Fakat agnostik de muğlaklık iddiasını gerekçelendirmelidir. “İki tarafın da kanıtları var” demek, tek başına bir gerekçe değildir; bu kanıtların birbirlerini nasıl ve neden dengelediğini, hangi ölçütlere göre belirleyici olamadığını göstermek gerekir. Aksi hâlde “muğlaklık” söylemi, bir varsayım olarak kalır. Bununla birlikte agnostik, muğlaklığın tespitinde kullandığı ölçütlerin, bizzat kendi pozisyonu açısından da uygulanabilir olduğunu göstermelidir, ancak bunu yapamaması muğlaklığı tespit ederken muğlak davrandığını göstermektedir.”