Klasik kelâmcılar nübüvvete doğrudan mucize deliliyle yaklaşmadan önce, ona ontolojik ve epistemolojik imkân sağlayacak bir Tanrı tasavvuru, evren modeli ve bilgi teorisi inşa etmeyi öncelemişlerdir. Bu metodolojik ilke geleneğin kendi kaynaklarında açıkça dile getirilmiştir:
“Âlemin yaratılışına ve Allah'ın varlığına yönelik delilin akla dayalı olması lâzımdır. Çünkü peygamberin sözünü, âlemin meydana gelişi ve yaratıcının varlığına delil getirmenin bir anlamı yoktur. Zira peygamberliği sabit olmadıkça peygamberin sözü delil olmaz; onu peygamber olarak gönderen bilinmedikçe, kendisinin peygamber olduğunu söylemenin bir anlamı olmaz... Diğer taraftan, akıl sahibi biri âlemin yaratıcısının bakim olduğunu bilmedikçe peygamberlik iddiasında bulunan sahtekârın elinde mücize meydana getirmeyeceğini bilemez. Durum böyle olunca; âlemin hudüsu, yaratıcının varlığı ve O'nun hikmet ve kudretinin kemâline dair bilginin, peygamberin sözüyle hâsıl olması düşünülemez. Çünkü onun sözünün hüccet olduğuna dair bilgi, bunların bilinmesine bağlıdır.“(Nesefi)