Arif

Gazzâli'ye göre Tanrı'nın fiilde bulunması bir zorunluluk değil, O'nun için câiz bir eylemdir. Bu nedenle âlemin varlığı Tanrı'dan zorunlu bir sudür değil, ilahi iradenin özgür tercihiyle gerçekleşmiş câiz bir fiildir. Âlem hâdis ve mümkin olduğu için kendi kendine varlık kazanamaz; varlığı tercih edecek ve onu meydana getirecek bir muhdise muhtaçtır. Bu ontolojik çerçeve nübüvverin imkânını temellendiren zemini de oluşturur: evreni özgür iradesiyle yaratan Tanrı'nın kulları arasından elçiler seçmesi de aynı şekilde câiz filler alanına dâhildir. Böylece peygamberlik ne imkânsız ne de Tanrı'ya zorunlu kılınmış bir eylemdir; ilahi irade ve inayetin mümkün bir tezahürüdür.
Sayfa 148 - Mehmet Bulgen·Kitabı okudu
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Günümüzde nübüvvet kurumuna yöneltilen deist itirazlara karşı geliştirilen savunular ise çoğunlukla hadis metinlerinin müdafaasına, tarihsel sorulara verilen cevaplara ya da Hz. Peygamber'in ahlaki örnekliğine yönelmektedir.” Oysa çağdaş deizmin küresel ölçekte yaygınlaşmasının arka planında Hz. Peygamber'in şahsına yönelik yüzeysel eleştirilerden ziyade, Tanrı, evren, insan ve bilgi anlayışında Aydınlanma sonrasında yaşanan köklü paradigma değişimleri yatmaktadır.*
Sayfa 144 - Mehmet Bulgen·Kitabı okudu
1000Kitap
Klasik kelâmcılar nübüvvete doğrudan mucize deliliyle yaklaşmadan önce, ona ontolojik ve epistemolojik imkân sağlayacak bir Tanrı tasavvuru, evren modeli ve bilgi teorisi inşa etmeyi öncelemişlerdir. Bu metodolojik ilke geleneğin kendi kaynaklarında açıkça dile getirilmiştir: “Âlemin yaratılışına ve Allah'ın varlığına yönelik delilin akla dayalı olması lâzımdır. Çünkü peygamberin sözünü, âlemin meydana gelişi ve yaratıcının varlığına delil getirmenin bir anlamı yoktur. Zira peygamberliği sabit olmadıkça peygamberin sözü delil olmaz; onu peygamber olarak gönderen bilinmedikçe, kendisinin peygamber olduğunu söylemenin bir anlamı olmaz... Diğer taraftan, akıl sahibi biri âlemin yaratıcısının bakim olduğunu bilmedikçe peygamberlik iddiasında bulunan sahtekârın elinde mücize meydana getirmeyeceğini bilemez. Durum böyle olunca; âlemin hudüsu, yaratıcının varlığı ve O'nun hikmet ve kudretinin kemâline dair bilginin, peygamberin sözüyle hâsıl olması düşünülemez. Çünkü onun sözünün hüccet olduğuna dair bilgi, bunların bilinmesine bağlıdır.“(Nesefi)
Sayfa 143·Kitabı okudu
1000Kitap
İslâm düşünce geleneğinde kelâm, inanç esaslarını tespit, temellendirme ve savunma işlevini üstlenmiş bir disiplindir. Kelâmcılar bu esasları tarihsel süreç içinde “usül-i selâse” başlığı altında kavramsallaştırmışlardır: ulühiyyet, nübüvvet ve sem'iyyât.' Bu üçlü içinde nübüvvet, yalnızca tarihsel bir elçinin doğruluğuna inanmayı ifade eden sınırlı bir kategori değildir;Tevhid ile Ahiret inancı arasında kurucu ve bağlayıcı bir eksen işlevi görür. İnsanın varoluş gayesi, ilahi iradenin talepleri ve nihai kurtuluşun mahiyetine ilişkin sorular, aklın kendi imkânları içinde kalarak yanıtlayabileceği meseleler değildir. Bu bilgi ancak vahyin haber verici işlevi sayesinde elde edilebilir. Dolayısıyla nübüvvet müessesesi devreden çıkarıldığında yalnızca bir peygamberin elçiliği reddedilmiş olmaz; Tanrı'nın insan ve evrenle kurduğu canlı ve yönlendirici ilişki de koparılmış, O, Hayatla irtibatı zayıflamış soyut bir "İlk Neden' e" indirgenmiş olur. 2
Sayfa 142·Kitabı okudu
1000Kitap
Gazâili, bir varlığın mahiyetini tümüyle yadsıyan bir yaklaşımın, aynı zamanda o varlığın gerçekliğini de yadsımak anlamına geleceğini belirtir. Ona göre mahiyetin inkârı, varlığın inkârını da beraberinde getirir; çünkü varlığı düşünülebilir kılan şey, o varlığın ne olduğuna ilişkin en azından asgari bir belirlenimdir. Gazâli'ye göre bu çerçevede Tanrı'nın zatı yalnızca Tanrı tarafından bilinebilir; fakat insan zihni Tanrı hakkında O'nun isim ve sıfatları yoluyla gerçek fakat eksik bir bilgi elde edebilir. Ilâhi sıfatların Tanrı'dan ayrılması mümkün olmadığına göre, Tanrı'yı bilmek bu sıfatların delalerini bilmek anlamına gelir; fakat bu bilme tarzı, ilâhi hakikati kuşatacak düzeyde değildir. Bu nedenle Tanrı hem bilinebilir hem bilinemeyecek yönlere sahiptir: Zan mudak olarak bilinemez, ancak sıfatları belirli bir epistemik erişime izin verir.“
1000Kitap