Dikkate değer bir paradoksla, insan bilim tarafından değil ama bilimin ilkel bir felsefesi tarafından saptırıldıkça, kendisini sonsuz bir zincirin basit bir halkası ya da yalnızca doğal güçlerin bir sonucu olarak görmeye başladıkça, tam da kendi davranışını düzenlemesi gereken yerde kendine .mutlak egemen gibi davranma hakkı tanır.
Olmak ve eylemek bakımından kendine özgü hiçbir nitelik tanımayan kuramsal bir maddecilik tarafından ilke olarak aşağılandıkça, uygulamada onda, kendisini uymak zorunda hissedeceği bir insan düzeninin varlığını inkara yönelten bir kibir daha da kabarır. Bu koşullar altında ailenin, görünüşte birbirine karşıt ama gerçekte birleşip birbirini güçlendiren iki iddia sistemi arasında sıkışıp kalması doğaldır. Oysa aile, değerini ve onurunu yalnızca, her türlü nesnel nedenselliğe indirgenemeyen merkezi bir ilişkiye göre kazanır.