Arif

Didârın metafizik ufku bütün suretlerin ve zeminlerin ötesindedir. İnsan yüzünde gördüğün ışık, bu ufkun gölgesidir. Kalbin idrak ettiği mana, bu ufkun işaretidir. Ruhun sezdiği çağrı, bu ufkun yankısıdır. Asıl didâr, bütün bunların ötesinde, kaynağın bizatihi kendisiyledir. Didâr insandan insana başlar, ama orada bitmez. Her yüz, kaynağın yüzüne açılan bir pencere olur. Her bakış, o hakikatin çağrısını taşır. İnsan bu işaretleri takip ederse nihai didâra yaklaşır: kaynağın yüzüyle yüz yüze gelişe. Didârın kelime olarak taşıdığı basit anlam, yani görüş ve yüz yüze geliş, aslında insanın bütün varlık yolculuğunu kuşatan bir hakikatin kısa adıdır. İnsan hayatı boyunca yüzler görür, gözlere bakar, bakışlara tutulur. Fakat bütün bu karşılaşmalar daha büyük bir karşılaşmaya hazırlıktır. Daha hakiki bir didâra. İnsan yüzünde gördüğün parıltı, kaynağın ışığından bir gölgedir. Kalpte açılan idrak, asıl hakikatin işaretidir. Aşkta yaşanan çile, nihai vuslatın ön idraki. Hasretin yangını, ayrılıkta çekilen azap, hepsi tek bir yere bakar: Bütün didârlar, kaynağın didârına hazırlıktır. Hayat bir didâr imtihanıdır. Görmek, taşımak, kaybetmek, özlemek, yeniden görmek... Bu döngü insanın sahne oyunlarını basitleştirir. Sahne geçicidir, zemin kalıcıdır. Fakat zeminde de kalınmaz; zemin dahi aşkın didârın eşiğidir. İnsan yüzlerden yüzlere, bakışlardan bakışlara geçerken her defasında biraz daha yakına, biraz daha derine çağrılır. Didâr nihayetinde yalnız bir insanın yüzünde değil, bütün yüzlerin ardındaki yüzde aranır. O yüz zamanla değişmez, ayrılıkla kaybolmaz, ölümle silinmez. Bütün didârların kaynağıdır. İnsan ömrü boyunca gördüğü her bakışla o yüze hazırlanır. Bütün didârların ortak tarafı bu yüzden şudur: İnsan kendisinden kaçar, ama gözlerde kendisini bulur. Kendi yüzüne
1000Kitap
Reklam
Günümüzde deizmin küresel ölçekte yaygınlaşması, bu metodolojik dersi daha da değerli kılmaktadır. Deizmin “müdahalesiz Tanrı” ve “kapalı evren” tasavvuru insanı kozmik bir sessizliğe mahküm ederken; nübüvvet öğretisi Tanrı'nın irade, ilim ve kelâm sıfatları üzerinden evrenle kurduğu sürekliliği temellendirmektedir. Bu düzlemde vahiy, aklı devre dışı bırakan harici bir otorite değil; aklın sınırlarında beliren ve insanın anlam ufkunu genişleten bir rehberliktir. Dolayısıyla çağdaş kelâmın görevi savunmacı bir apolojiye hapsolmak değil; Gazzâli'nin işaret ettiği “külli ilim” vasfını yeniden kuşanarak fâil-i muhtâr Tanrı, âdet/sünnetullah eksenli açık kozmoloji ve akıl-vahiy dengesi üzerine kurulu teorik mimariyi çağdaş bilim ve felsefenin verileriyle yeniden üretmektir. Netice itibarıyla nübüvveti savunmak, yalnızca kutsal metinleri müdafaa ermek değil; modern insanın maruz kaldığı ontolojik yalnızlık ve anlam krizine karşı Yaratıcı ile yaratılan arasındaki irtibatın rasyonel ve varoluşsal zeminini inşa etmektir. Bu perspektifte nübüvvet, kelâmi yapının tali bir unsuru değil; evrenin açıklığına, insanın anlam arayışına ve Tanrı'nın failliğine dair sistemin kilit taşıdır. Akıl ile vahyin, varlık ile bilginin bu organik bütünlüğü; deizmin pasif Tanrı anlayışına karşı sunulabilecek en güçlü metafizik alternatiftir.
Sayfa 161·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Nübüvvet inancının beraberinde getirdiği teklif ve yeniden diriliş inancı, bir taraftan bu dünyayı amaçsız ve tesadüfi bir gerçeklik olmaktan çıkarırken diğer taraftan insanın doğuştan taşıdığı ebediyet arzusunu meşru hale gerirerek onu ümitli ve anlamlı bir varoluşa davet etmektedir. Deizmin dikte ettiği kozmik yalnızlığa karşı nübüvvet, insanı Yaratıcısıyla konuşan, hesap veren ve nihai bir anlama yönelen bir özne olarak yeniden konumlandırır. Böylece nübüvvet, salt teolojik bir önerme olmaktan çıkıp modern insanın anlam krizine karşı sunulan varoluşsal bir cevaba dönüşür.
Sayfa 160·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Deizm, insan aklının metafizik ve ahlaki hakikate ulaşmada yeterli olduğu varsayımına dayanır.“ Buna karşılık Gazzâli'nin “aklın sınır bilinci” ve Râzi'nin “aklın yetki alanı tahlili”, modern rasyonalizmin örtük mutlakiyet iddiasına karşı güçlü bir eleştiri sunar. Burada amaç aklı değersizleştirmek değil, yetki alanını doğru belirlemektir. Bu eleştirinin yalnızca İslâm düşüncesine özgü olmadığını vurgulamak gerekir. Alasdair MacIntyre, Aydınlanma projesinin ahlaki bir zemin oluşturmaktaki başarısızlığını ve rasyonalitenin gelenekten koparıldığında nasıl bir boşluğa düştüğünü bizzat Batı felsefesi içinden tahlil etmektedir.” Kelâmın epistemolojik tevazusu bu anlamda yalnızca bir savunma refleksi değil; aklın sınırlarını hem içeriden hem de dışarıdan tespit eden tutarlı bir epistemik konumdur. Akıl, gözlem ve deneyin desteğiyle ampirik dünyayı anlamlandırabilir, teknik bilgi üretebilir ve Tanrı'nın varlığına dair metafizik sezgiler geliştirebilir; ancak insanın varoluşsal anlam arayışı, ölüm, nihai gaye ve mutlak değer soruları aklın kendi başına çözemediği bir alana işaret etmektedir.
Sayfa 159·Kitabı okuyacak
Gazzâli'nin epistemolojik mimarisi ve Râzi'nin nübüvvet inkârının kök varsavımlarına yönelik felsefi anatomisi, birlikte önemli bir metodolojik sonuç doğurmaktadır: çağdaş deizmle mücadele, parçacı ve tarihsel itirazlara verilen cevaplarla (belirli ahkâm meseleleri, fıkhi uygulamalar veya münferit hadis tartişmaları vb.) başarıya ulaşamaz. Zira ontolojik zemin çökmüşken üstyapıdaki sorunlara verilen parçacı cevaplar ikna gücünü kaybedecektir. Kalıcı ve etkili bir karşılık ancak Tanrı, evren, insan ve bilgi tasavvurlarının bütüncül biçimde yeniden inşasıyla mümkündür.
Sayfa 156·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Reklam