Arif

b) Gaye ve fayda itirazı: İkinci itiraz, ibadet ve emirlerin kime fayda sağladığı sorusu üzerinden nübüvveti gereksiz sayar. Eğer ibadet Tanrı'ya fayda sağlıyorsa Tanrı'ya ihtiyaç atfedilmiş olur; insana fayda sağlıyorsa Tanrı'nın bu faydayı ibadet yükümlülüğü olmadan da verebileceği ileri sürülür. Râzi'ye göre bu itiraz teklifin mahiyetini yanlış kavramaktadır. Teklif salt pragmatik bir fayda düzeni değil, insanın potansiyel yetkinliğini fiile çıkaran ilahi bir terbiye ve imtihan sistemidir. İbadetler Tanrı'ya fayda sağlayan bir araç değil; insanın kemalini gerçekleştirmesini sağlayan bir süreçtir. Bu perspektifte nübüvvet, insan doğasının amaçlı yapısıyla (teleoloji) uyumlu bir rehberlik kurumu olarak anlam kazanır: Tanrı insana bir gaye vermiş, nübüvvet ise o gayeye ulaşmanın yolunu göstermiştir.
Sayfa 154·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Reklam
Bu hiyerarşinin pratik ve teorik sonuçları birlikte değerlendirildiğinde kelâmın işlevi daha açık biçimde ortaya çıkar. Pratik düzeyde cüz'i ilimler kendi temel ilkelerini (mebadi) ispatlama yükümlülüğü taşımaz; bu ilkeler kelâm tarafından temellendirilir ve cüz i ilimler tarafından aksiyom olarak devralınır. Bir disiplinin kendi ilkelerini kendi araçlarıyla kanıtlamaya çalışması kaçınılmaz olarak döngüselliğe ya da sonsuz gerilemeye yol açar. Örneğin fakih, insan fiillerinin iradi olduğunu kanıtlamak zorunda değildir; bu ontolojik ilke kelâm tarafından temellendirilmiştir. Cebriyye'nin insan özgürlüğünü inkâr eden iddiası fıkhın değil kelâmın cevaplayacağı bir meseledir. Aynı şekilde usülcü “Peygamberin sözü hüccettir” önermesini ayrıca ispatlamaz; bunu kelâmın ortaya koyduğu nübüvvet delillerinden aksiyon olarak devralır ve metin yorumuna geçer.
Sayfa 151·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Gazzâli, Tanrı'nın fiillerindeki câiz alanı ortaya koyduktan sonra nübüvvetin epistemolojik tasdikine geçer. Eğer Tanrı evreni özgür iradesiyle yaratmışsa peygamber göndermesi de aklen mümkündür; üstelik Tanrı bu elçilerin doğruluğunu mucize yoluyla tasdik etmeye de kâdirdir. Akıl, Tanrı'nın varlığını ve özgür iradesini kavradıktan sonra mucizenin vukuunu gözlemlediğinde elçinin doğruluğunu tasdik eder. Bu süreç Gazzâli'de aklın adım adım ilerlediği rasyonel bir silsile olarak kurgulanır; 1. İmkân ve hudüs: Âlem muhdes ve mümkin olduğu için kendi kendine var olamaz; varlığı tercih edecek ve kendisini meydana getirecek ezeli bir muhdise muhtaçtır. 2. Nübüvvetin rasyonel imkânı: Tanrı'nın kulları arasından elçi seçmesi imkânsız değil, câiz bir fiildir. 3. Mucize ile tasdik: Tanrı elçilerin doğruluğunu olağan düzeni (âder) aşan fiillerle gösterir; akıl mucizeyi doğrulayıcı delil olarak kabul eder. - Akla dayalı bu silsilenin nihai noktasında Gazzâli'nin meşhur epistemolojik tespiti yer alır: akıl peygamberin doğruluğunu kanıtladıktan sonra kendi yetki alanının sınırına ulaştığını kabul eder ve vahyin otoritesini meşru biçimde tanır. Gazzâli'ye göre bu “kendini azletme” durumu aklın geçersizleşmesi ya da irrasyonalizm değil, aklın sınır bilincidir. Akıl imkânsız ve zorunlu olan konularda hükümler verebilir; fakat mümkün olan meselelerde yetersiz kalır. Nitekim akıl, datin ahirette mutluluğa, mas'iyetin ise mutsuzluğa yol açacağını kendi başına kavrayamaz; öte yandan bunların imkânsızlığına da hükmedemez.” Dolayısıyla şeriat, aklın imkânsız bulduğu şeyleri değil, aklın tek başına idrakte yetersiz kaldığı câiz alanı bildirir, Böylece akıl, mucizelerle doğruluğunu tasdik ettiği elçinin haberlerine güvenmeyi epistemik bir zorunluluk olarak görür.
Sayfa 148 - Mehmet Bulgen·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Gazzâli'ye göre Tanrı'nın fiilde bulunması bir zorunluluk değil, O'nun için câiz bir eylemdir. Bu nedenle âlemin varlığı Tanrı'dan zorunlu bir sudür değil, ilahi iradenin özgür tercihiyle gerçekleşmiş câiz bir fiildir. Âlem hâdis ve mümkin olduğu için kendi kendine varlık kazanamaz; varlığı tercih edecek ve onu meydana getirecek bir muhdise muhtaçtır. Bu ontolojik çerçeve nübüvverin imkânını temellendiren zemini de oluşturur: evreni özgür iradesiyle yaratan Tanrı'nın kulları arasından elçiler seçmesi de aynı şekilde câiz filler alanına dâhildir. Böylece peygamberlik ne imkânsız ne de Tanrı'ya zorunlu kılınmış bir eylemdir; ilahi irade ve inayetin mümkün bir tezahürüdür.
Sayfa 148 - Mehmet Bulgen·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Günümüzde nübüvvet kurumuna yöneltilen deist itirazlara karşı geliştirilen savunular ise çoğunlukla hadis metinlerinin müdafaasına, tarihsel sorulara verilen cevaplara ya da Hz. Peygamber'in ahlaki örnekliğine yönelmektedir.” Oysa çağdaş deizmin küresel ölçekte yaygınlaşmasının arka planında Hz. Peygamber'in şahsına yönelik yüzeysel eleştirilerden ziyade, Tanrı, evren, insan ve bilgi anlayışında Aydınlanma sonrasında yaşanan köklü paradigma değişimleri yatmaktadır.*
Sayfa 144 - Mehmet Bulgen·Kitabı okuyacak
1000Kitap
Reklam