Kendini bir yere ait hissedememenin tablosu bu kitap.
İdeal sandığı bir hayatı inşa etme uğruna benliğini geçmişle şimdi arasında sıkıştıran, hedefine varma yolunda kendi kimliğini geride kaybeden bir adam Martin. Aşka âşık ve aşk uğruna insanüstü bir çabayla bulunduğu sınıfın içinden sıyrılmaya çalışan bir karakter. Bu yolculukta öğrendiği, keşfettiği, tanıdığı: yeni hayatlar, yeni insanlar, hayatın farklı tanımları, felsefe ve edebiyat onun zihninde bambaşka bir dünya yaratıyor.
Zamanla bu dünyanın içine bizi de çekiyor; birlikte bir varoluş ve hayal kırıklığı ormanında Martin’in gölgesini takip ediyoruz.
Jack London’ın bir aşk hikâyesi üzerinden sosyalist bir bakış açısıyla bireyciliğe yaptığı eleştirel göndermelere değinmek istemiyorum açıkçası. Bunu önemsiz bulduğumdan ya da küçümsediğimden değil; sadece bu kitapta bana kendi yaşamımı uzaktan izleme fırsatı veren o duygusal, romantik ve hüzünlü olgular hakkında konuşmak istiyorum.
Martin, uğruna saatlerce ölümüne çalıştığı, ona layık olmak için yüzlerce kitap okuduğu, uykusuz kaldığı, kendi deyimiyle taptığı aşkı ilk defa Ruth’ta buldu. Martin’in büyük değişimine ve yaşadığı onca şeye sebep olan; onun gözünde “ilahi, narin, asil, kusursuz ve tapılası” kadın...
Ruth’un güzelliği, yüksek kültürü, ait olduğu zengin sınıf, hassaslığı ve masumluğuna karşılık Martin ilk başta dengesiz, serseri, cahil ama çalışkan ve kaba saba bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Aralarındaki bu manevi ve maddi uçurumun fazlasıyla farkında Martin de. Bu uçurumu sevgisi ve çabasıyla doldurup sevdiği kadına ulaşmaya çalışıyor zaten kitap boyunca. Onun uğruna çektiği acıların, verdiği emeğin büyüklüğü de bizi kitaba kilitliyor.
Evet, kitap güzel.
Bu kitabın ne kadar iyi olduğu hakkında benden bin kat daha başarılı yazılar okuyabilirsiniz.