Osman'ın yakın çevresinin servete ve iktidara boğulması hadisesi ise şu şekilde cereyan etmiştir:
Osman, öncelikle "devlet" yönetimini adeta saltanat rejimine dönüştürmüş; halife olduktan iki yıl sonra bu politikanın ilk icraatı olarak Kufe Valisi'ni görevden alıp yerine anne bir kardeşi olan Velid bin Ukbe'yi atamıştır.
Osman bu politikasını Mısır için de gerçekleştirmiş; Mısır'a da sütkardeşi olan Abdullah bin Sa'd b. Ebi Serh'i vali olarak tayin etmiş, bundan yaklaşık iki yıl sonrasında da (649-650), Ebu Musa el Eş'ari'yi görevden alarak dayısının oğlu Abdullah b. Amir'i Basra valiliğine atamıştır (Apak, 2006: 159).
Şam valiliği için ise Muaviye yerini korumuş, ötesi Muaviye artan gücünü Osman'la birlikte taçlandırarak Hama, Humus, Kinnesrin ve Havran gibi önceleri Umeyrb Sa'd'a bağlı olan bölgeleri de kendi yönetimine bağlamıştır.
Aynı şekilde Osman'ın amcasının oğlu Mervan b. Hakem de bu dönemde devlet katipliğine getirilmiştir.
Böylelikle de, Osman'ın yönetiminde bir bütün olarak devletin bütün idari kademelerinde Ümeyyeoğulları'nın egemenliği geçerli olmuştur.
Yine Osman döneminde Müslümanların derin görüşlü ulu kişilerin istişare kurulu da bir aile meclisi kuruluna dönüştürülmüştür (Ebu Zehra, 1970: 42).
Halife Osman, devlet yönetiminin kapılarını sonuna kadar kendi kabilesine açarken, aynı şekilde devlet hazinesinden de yakın çevresini mahrum bırakmamıştır.
Örneğin, Peygamber'in daha önce kovduğu amcası Hakem'i Medine'ye getirdikten sonra kendisine yüz bin Dirhem para verdiği gibi, Fedek arazisini de onun oğlu Mervan'a tahsis etmiş, Medine çarşısının gelirini yine Mervan'ın kardeşi Haris'e aktarmış, kendi damadı Abdullah b. Halid'e 400 bin Dirhem vermiştir (Apak, 2006: 160).
Halife Osman genel olarak iktidarı döneminde kabile-ganimet eksenli
Ebu Zer, ailesiyle birlikte Rebeze'ye hareket ettiği sırada Hz. Ali ile oğulları Hasan ve Hüseyin, Ammar b. Yasir bir müddet birlikte yürüyerek onu uğurladılar. Ebu Zer, 653'te Rebeze'de kendi başına iken vefat etti. Vefatı öncesi, "Muaviye ve Osman'a yaptığım nasihatlar, beni buralara düşürdü, (buraya istemeden getirildim) zorla (kabilemin yaşamadığı bu topraklara) gönderildim" derdi.
İnsanlar arasında zeka farklılıkları olduğu bir gerçektir. Doğamız gereği hepimiz eşit yeteneklerle doğmuyoruz. Akıl ve zeka kavramları birbirinden farklıdır. Çok zeki biri akıllı olmayabilir. Örneğin, nitelikli hırsızlık yapan bir kişi zekidir, ama akıllı değildir. Akıl, Allah'ı bilmek ve tanımakla yükümlüdür; zeka ise dünyevi hayatı kolaylaştırmak için çeşitli yöntemler geliştirmekle ilgilidir. Bu bağlamda Allah, insanları potansiyel yetenekler açısından eşit yaratmamıştır. Mizaçlarımız ve eğilimlerimiz gibi yeteneklerimiz de farklıdır.
Modern Batı düşüncesi, her şeyi eşit kılma idealini savunur, ancak bu düşünce, Aydınlanma ile ciddi bir kırılmaya uğramıştır.
Eğer insanlar arasında bu eşitsizlik olmasaydı, hayat monoton ve sıkıcı olurdu. İslam sufileri, zahiren özgür görünseler de insanın hakikatte mecbur olduğunu savunmuşlardır.
Modern psikolojiye göre, zeka bölümü 120-129 arasında olan birine üstün zekalı denir. Bazı psikologlar çok üstün zekalılığın en az 140 olması gerektiğini düşünürler. Zeka bölümü 180’den yukarı olanlar ise "dahi" olarak nitelendirilir.
Ancak, çok üstün zekalı veya dahi olmak, saygı görmeyi hak etmek için yeterli midir? Tek başına deha veya üstün zeka yüceltilmesi gereken bir değer midir? Eylemlerimizi gerçekleştirirken ahlaki ve hukuki kurallara uymamak zekanın hakkı mıdır?
Bu değerlendirme, bizim üstün zekadan veya "deha"dan ve bu yeteneğin kullanılış biçiminden ne anladığımıza bağlıdır. İslamiyet’ten önce de Araplar arasında büyük dehalar vardı; bunlara "Duhatü’l-Arab" (Dahi Araplar) denirdi.
Amr İbn As gibi bazıları Müslüman olmuş, bazıları ise dehalarına rağmen ilahi tebliği reddetmiştir.
Hz. Ali (r.a.), tek başına bir dehanın daima üstün bir değer olmadığını en iyi şekilde ifade etmiştir. Muaviye karşısında neden gerektiği kadar