Samimi bir biyorgrafik roman. Kitabı okurken Elia Kazancı'nın videolarını izledim. İngilizce aksanı bir Türk'ün hançeresinden çıkıyor gibi. O bizden biri...
Livaneli'ye gelince... Huzursuzluktan sonra Livaneli benim için bitmiști. Huzursuzluk yeni yetme bir yazarın roman denemesi gibiydi. Elia ile yolculuk ise Serenad'taki Kardeșimin Hikayesi'ndeki sarmalayan üslubun devamıydı. Livaneli bu kitabında da ispatladığı gibi bir dünya adamı; ama Elia Kazan'dan daha az Anadolulu ve daha az Türk... Bu benim için rahatsız edici olmaya bașladı. Belki her yere ait olan, hiçbir yere ait olamıyor artık. Șurada da rahatsız oldum: "Tek Tanrılı dinlerin hepsinde bulunan bu "zevk düșmanlığı" gözüme daha da tuhaf göründü. Doğa, canlıların temel gereksinimleri için bir "zevk" katmıș ișin içine." Rahatsız olmamın sebebi alınganlık değil, tek Tanrılı dinlerin hepsini tanıdığını iddia ederken İslamiyet'i tanımaması. İslamiyet'te zevkler helal dairede karșılanır. Daha sonra acıya dönüșmesin diye. Ve Peygamberimiz (s.a.v.) bile dünyadan kendisine sevdirilenleri haber verir. "Kadın, güzel koku, namaz." Livaneli'nin özellikle son iki kitabında İslamiyet'e göndermeler sezinliyorum. Bunu sanki sıradan bir Türk ve Müslüman olmadığını dünyaya kanıtlamak istercesine yapıyor. Daha önceki kitaplarında bu hassas konulara girmemeyi tercih ederdi.
Livaneli'nin okuduğum beșinci ve son kitabı, insanlığıma bir șeyler katacak kitapları tercih ederim...
Kendini Amerikalı sayan bir Anadolulu, Rum sayan bir Türk, Türk sayan bir Rum, Anadolulu sayan bir Amerikalı, Newyorklu sayan bir göçmen, göçmen sayan bir Newyorklu... Belki de hiç biri, hem hepsi, hem hiçbiri.
Samimi, sıcak, insanı sarıp sarmalayan bir dili vardı. Nedense hikaye Memo'yu buna mecbur bıraksa da, Memo'nun Senem ile Cemo'yu kuma yapmasına çok içerledim. Cemo ki asi bir kısrak gibiydi, bașını tek Memo'ya eğmiști. Kitap bittiğinde Cemo bundan hala habersizdi. Ve ben içimde kitabı Cemo'nun bunu kabul etmeyip çekip gitmesiyle tamamladım.