"Sen, benden insanlardan uzaklaşmamı, bir kenara çekilip vicdanımla baş başa kalmamı mı istiyorsun? Peki ya sizin meşhur kurallarınızdan biri olan 'iş başında ölmek' ne oldu?" – diyorsun bana.
Ama şimdi ben, sana nasihat verdiğimi sandığın o ilkeye sığındım; daha çok insana faydam dokunsun diye kapılarımı kapattım. Boş geçen bir günüm yok, işsiz kaldığım tek bir an bile olmuyor.
Gecenin bir kısmını çalışarak geçiriyorum; uykuyu ayıracak zamanım kalmadı ama uykusuzluk beni yoruyor. Gözlerim uykudan kapanacak gibi olsa da, onları yeni bir işe açmak için zorluyorum. Yalnızca insanlardan değil, işlerden de – özellikle kendi kişisel işlerimden – uzaklaştım.
Gelecek nesiller için çalışıyorum; onlar için faydalı olabilecek yazılar kaleme alıyor, kurtarıcı uyarılar hazırlıyorum, tıpkı etkili ilaç formülleri gibi.
Bunların etkisini önce kendi yaralarımda deniyorum; yaralarım tam olarak iyileşmese de, hiç değilse ilerlemesini durdurabiliyor. Doğru yolu geç buldum, yanlış yollarda yorulup tükendiğim bir anda öğrendim ve şimdi başkalarına gösteriyorum.
Ve haykırıyorum:
"Halkın hoşuna giden, size tesadüfen verilmiş her şeyden uzak durun! Her fırsatçıdan şüphe edin, her rehavetten geri çekilin. Yaşlı hayvanlar da, balıklar da umut peşinde koşarken tuzağa düşerler. Siz mi bu değersiz şeyleri kaderin birer hediyesi sanıyorsunuz? Bunların hepsi birer tuzaktır."
İçinizden kim ömrünü huzur içinde geçirmek istiyorsa, elinden geldiğince bu yapışkan nimetlerden uzak dursun. Çünkü bu tuzaklara düştüğümüzde daha da büyük bir felakete sürükleniyoruz.
“Avlandık” derken aslında biz kendimiz av oluyoruz. Bu gidiş, bizi doğrudan uçuruma götürüyor. Böylesine parlak görünen bir hayatın sonu yalnızca çöküştür...