Kuramımız ayrıca Çin'de olduğu gibi sömürücü kurumlara dayalı büyümenin ya da günümüz Rusya'sında olduğu gibi hem sömürücü ekonomik kurumlara hem de sömürücü siyasal kurumlara dayalı büyümenin sürdürülebilir büyüme getirmeyeceğini ve muhtemelen sıfırı tüketeceğini ileri sürüyor. Bu örneklerin ötesinde ise belirsizlik hâkim. Örneğin Küba, kapsayıcı kurumlara geçişi sağlayabilir ve büyük bir ekonomik dönüşüm gerçekleştirebilir ya da sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlara takılıp kalabilir. Aynı durum Asya'da Kuzey Kore ve Burma için de geçerli. Dolayısıyla, kuramımız kurumların nasıl değiştiği ve bu değişimlerin sonuçları hakkında düşünmek için araçlar sunsa da, bu degişimin doğası -küçük farklılıkların ve olumsallığın rolü- daha kesin öngörülerde bulunmayı zorlaştırıyor.
Sayfa 413 - Doğan Kitap, Daron Acemoğlu James A.Robinson·Kitabı okudu
20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlatabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakayetçiligini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. Marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. Lenin ve onun Komünist Partisi Marx'tan esinlendi, fakat pratik, kuramın kendisinden bu denli farklı olamazdı. 1917 Bolşevik Devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. Lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey Bolşevik Parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. Bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. Fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce İç Savaş'la, ardından Stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.
Tek kelimeyle, eğer bir skandal yoksa bile, onu yaratmak gerekir. Çünkü iktidarı korurken ezilenlerin öfkelerini dindirmek, vicdanlarını rahatlatmak için en ideal yol budur.
Öyle ya. Bu yeterli olur! İnsanlar gerçek adaleti mi talep ediyorlar. Biz de onlara daha az adaletsizliği sunarak onları hoşnut ederiz. İşçiler "bu vahşi sömürünün utancı yeter" diye bağırdıklarında, biz bu vahşi sömürüyü daha aza indiririz ve özellikle utançlarını hafifletiriz ama sömürü hep devam eder. Fabrikalardaki iş kazalarında gebermek istemediklerinde, bu kazaları önleme yönetmeliklerinin birkaçını değiştiririz, dullar için de fazladan birkaç ödül koyarız. Sınıfsız bir toplum istediklerinde farklılıkları göze batmayacak bir şekilde düzenlemeler yaparız! Devrim istediklerinde... Reformlar yaparız... Bol bol reformlar... Reforma boğarız ortalığı... Ya da reform sözleri vererek boğarız ortalığı çünkü zaten bunları asla vermeyeceğiz.
1969 yılında Milano'da yaşanan ve 16 kişinin ölümüne yol açan patlamada Giuseppe Pinelli adlı bir anarşist suçlu bulunmuş günlerce yargılandığı odada kaza eseri (!) pencereden atlamıştı. Evet olay polis kayıtlarına aynen böyle geçmişti. Kitap ise bu gerçek olayı absürt bir taşlama şeklinde ele alıyor. Kazanmış olduğu Nobel Edebiyat Ödülü'nü sonuna kadar hak eden bu kitap; yozlaşmış toplumdan polis kuvvetlerine, adalet kurumundan demokrasiye, kısacası devlete dair her şeye ve içi boş her kuruma bir taşlama niyetinde. İronik bir şekilde bu taşlamaları dillendiren kişi kitaptaki deli karakteri. Kendimce, yazarın bu bilinçli seçimini, yozlaşmış bir toplumda aklı selim kalmanın imkansızlığına vurgu olarak yorumladım. Çayınızı, kahvenizi veya şu kış mevsiminde içinizi ısıtacak içeceğinizi yanınıza alıp soğuk bir Aralık ayında geçen bu başyapıtı 2 saat içerisinde rahatlıkla okuyabilirsiniz. Şimdiden iyi okumalar :)