Musevi halkının yalnızlığına da benzemezdi onların kimsesizliği. Dünyanın dört bir köşesinde kendilerine yurt arayan, yerleştikleri yerde horlanan, kendilerine hayat hakkı tanınmayan bu insanların yıkılmaz bir dayanakları vardı: Kitapları...Dünyanın ve insanın yaratılışını, tarihi anlatan bu koskoca kitap, sonradan gelen iki büyük dinin temeli olmamış mıydı?
Acaba sevdiklerini yan yana yürüdüklerini artık görmekten vazgeçseler ya da ayrılsalar ne yaparlardı? Yine de sevmeye devam mı ederlerdi? Yoksa araya giren mesafeyle başka
bedenlerin, başka ruhların cazibesine kapılıp vazgeçerler miydi? Başka bir ten, başka bir ruh unutturabilir miydi gerçekten hissedilenleri?
Jean-Jacques Rousseau haklı mıydı? İnsanların doğuştan iyi oldukları ama medeniyetin oluşması ve yerleşik düzene geçilmesiyle her şeyin ters gitmeye başladığı doğru muydu?
Rousseau kısmen haklıydı. İnsan doğası bütünüyle masum olmasa da, yerleşik hayata geçişle birlikte değerler değişti. İnsanlar artık oldukları gibi değil, nasıl göründükleriyle ölçülmeye başlandı. Mülkiyet, statü ve rekabet duygusu, insanın içindeki kıyaslama ve hırsı büyüttü. Medeniyet her şeyi tersine çevirmedi belki, ama insanın içindeki bu yönleri güçlendirerek daha görünür ve belirleyici hale getirdi.
...Cinayet işlemekte en usta olanlar, cinayete karşı olduklarını söyleyenlerdir
Ve nefret etmekte en usta olanlar, sevgiye övgüler yağdıranlardır ve nihayet savaşmakta en usta olanlarsa övgüler yağdırıp duranlardır barışa.