Onun çalarken ulaştığı inanılmaz mükemmelliği sahnede bırakarak, gerçek ve kusurlu bir insana dönüşmüş olması nedeniyle düş kırıklığına uğradığım için kendimden utandım.
Bu kitap benim hislerime tercüman olan, Hakkari’ye her gidişimde içimdeki o ağırlığı çok güzel tarif eden bir kitap. Dik dik kayalık dağların şehrin etrafında oluşunu, ufuk çizgisinin olmamasını yazar anlattıkça ben “evet, aynen, haklısın” diyerek eşlik ettim. Doğudaki uzun ve sessiz kış gecelerinin, yokluğun, yoksulluğun anlatılması insanı üzse de aradan geçen 60 yıla rağmen değişen pek bir şey olmaması daha da üzüyor insanı. Elbette zamana bağlı olarak kaynaklar arttı ama delirtecek derecede olan kış sessizliği hala aynı. Yoksulluk, yoksunluk çoğunlukla aynı. Kitap da film de çok iyi eserler. İyi bir yazardan iyi bir edebiyat okursunuz. Kitaptan nerdeyse birebir uyarlanan iyi oyuncularla yönetmenin çektiği iyi bir film izlersiniz. Ancak kitap da film de iç karartıcı. Canınız sıkkınsa okumayın, izlemeyin. Ama sanata doymak isterseniz buyrun okuyun, izleyin. Müthiş eser. (Filmde Kürtçe konuşulan yerlerde ses yok, kitapta yazamadı diyelim de, duymuyor mu sonuçta? Anlamadım.)
Cengiz Aytmatov’dan okuduğum dördüncü kitabım ve bunu pek sevemedim. Hikaye çok dağınıktı. Kurdun bakış açısı, doğayı katleden insanların bakış açısı, sonra tekrar kurt, bu sefer başka bir insan hikayesi derken çok bölündüğü için zihnimde toparlayamadım. Toparlayamadığım için çok uzun bir zamana yaydım. Aylar sonra bitirebildim. Verilen mesaj güzel, yine gerçekçi bir yerden yaklaşıyor yazar. Doğanın kanunlarına karşı gelemezsin, bir şekilde doğa yine istediğini alır. İlginç bir kitaptı. Sadece kurdun bakış açısından devam etseydi keşke. Koskoca Cengiz beyi eleştirmek haddime değil de kitapla ilgili hislerimi unutmayayım diye yazıyorum.