Bir pazartesi günü işe alındım, makalemi yazdıktan üç ay sonraydı. İlk kez kendimi renksiz hissettim, daha doğrusu korkunç bir renk bulamacıydım, tarif edilmesi imkansız, donuk, yeşilimsi bir griydim. Tenim midye kabuğu gibi olmuştu, bedenim kupkuruydu kaslarım hasır gibiydi, içim kapalı otopark gibi kokuyordu.
Şimdi Lora‘yla uzun sessizliklerimizi düşünüyorum. Tıpkı benim olduğu gibi onun da zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. Ama ayrı dilde. Bora’yla konuşurken aynı dili kullanıyorduk ama susarken muhtemelen farklı dillere göç ediyorduk, o kendi diline dönüyordu, ben kendi dilimle kalıyordum. Belki de hiçbir zaman aşamadığımız mesafenin sebebi buydu, suskunluktan başka dili konuşmak.
Karşındaki senin asıl gerçeğini hiçbir zaman bilemiyor, sınırlarının yanlış yerden çiziyor. Gösterdiğin yerde değilsin aslında. Çok daha içeridesin, içeri kaçmışsın, acına saklanmışsın ama bunu gösteremiyorsun, dolayısıyla karşındaki anlamıyor. Senin çizdiğin duvara konuşup duruyor.
Kayıp deyip geçiyorsunuz ya, kayıp dediğin şey kendinden ibaret değil, her kayıp senin içinden bir parça da alıp götürüyor. Vicdanından bir lokma, aklından bir fiske, kalbinden kırıntılar, hayat enerjiinden minik dilimler eksiliyor. Eksiliyorsun anne, kayıp insanı eksiltiyor.
Gülüyordu Lora, tatlı tatlı dans ediyordu, dans ederken eli kolu değiyordu bana. Bakmamaya çalışıyordum ona. Sonra bir şey oldu. Bir şarkı çalmaya başladı… ‘öBugün benim doğum günüm hem sarhoşum hem yastayım bir Bar taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım…’’
Yüzünde beliren hüzün şarkının ruhundan kaynaklanmıyordu, içinde bir şey sızlıyordu, apaçık görüyordum, aynı sızı benim içimde de vardı. Baba acısı çekenler birbirlerini tanırlar, işte o anda bir yetimler ittifakı kuruldu aramızda.