Okurken durup durup sorguladığım tek bir şey vardı: Bu yaşamak mı, buna yaşamak denir mi?
Yu Hua'nın kaleme almış olduğu bu eser çok akıcı olmasına karşın okuması asla kolay bir kitap değildi. Tek bir oturuşta bitirebilecek kadar kitap sizi içine çekiyor ama okurken acıya yüreğiniz dayanmıyor durup soluklanmanız, yaşanılanların bir hayal gücü olduğunu kendinize sıklıkla hatırlatmanız gerekiyor.
Kitabın ana karakteri olan Fugui'nin gençlik (serserilik) döneminde ona çokça kızıyor, askerlik döneminde başına gelenlere üzülüyor ama sonraki hemen hemen bütün hayatı boyunca kara talihine şaşıp kalıyor, ara ara ağzına bir parça bal çalınan sonra her şeyin burundan fitil fitil geldiği bu ilginç yaşamı okurken bu kadar acıyla insan nasıl yaşar demeden edemiyorsunuz.
Kitabı okurken sıkça Barış Manço'nun 'yine yol göründü gurbete' şarkısındaki "Acı, keder hep bana; kardeş, bacı, ana, baba..." sözlerini hatırlıyor, bu şarkıyı Fugui'ye armağan ediyorsunuz.
Hele kitabın sonlarına doğru Fugui'nın kendi hayatı için "Yakında hayatım sona erer diye düşünüyorum. Sıradan bir hayattı." sözlerini okuyunca sıradan derken? Sıradan mı, sıradan... 'Oldu sevgili Yu Hua'cım, böyle bir hikayeyi kaleme alırken bunun sıradan olduğunu düşüyorsan senin bir psikiyatrik destek alma zamanın gelmiş de geçiyor çoktan' diyorsunuz.
Okurken acısına, acısına, azıcık tatlısına sonra yine hep acısına şahit olacağız bu kitabın kesinlikle okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Acısıyla okumalar...