"Haydi, kalkalım" dedi. "Üşüyeceksin!"
Macide ona ilk defa olarak "Sen" diye hitap ediyordu. Bu söz, hiç kimse tarafindan ve hiçbir zaman bu kadar yerinde kullanilamazdı. Ömer yerinden sıçradı, küçük bir çocuk gibi yüzünden ve gözlerinden neşe taşarak Macide'nin rutubetten donmuş yanaklarını öptü...
"İkimiz de ayni şehirdeyiz ve birbirimize varmamız için
yarım saatten daha az bir zaman yeter. Buna rağmen o orada,ben buradayım. Neden? Sebep yok... Ben burada ne yapiyorum?
Kendimi ve etrafımdakileri sıkmaktan başka ne işim var? Onun da orada pek lüzumlu şeylerle uğraşmadığı muhakkak. Böyle bir günde oturup piyanoya çalışacak değil ya...
Dünyada şimdi onunla yan yana bulunmamamız kadar mantıksız ve lüzumsuz
ne vardır acaba? Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş, âlâ! Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya?"
"Peki, iki gözüm, ne oldu öyle ise? Sen yanına gider git-
mez kız: Vay, nereden çıktın, kâinatın teşekkülü esnasında karanlik älemlerde eş olduğum insan, diye boynuna mi sarıldi?
Buna inansam bile o şişman karınin bu metafizik aşinaliğı pek sükúnetle karşılayacağına inanamam!"
Omer bir sir veriyormuş gibi:
"Akraba çıktık azizim!." dedi. "Ben kıza bakmaktan dünyayi görmemişim, yanindaki kadın bizim mahut Emine teyze imiş.
Küçükhanım da yakın akrabadan Macide Hanım. Konservatuvara gidiyormuş. Bir hafta evvel babası ölmüş. Daha kendisinin
haberi yokmuş."