Dik bir yamaçtan aşağıya kayan, tutunabileceği bir ot, bir çalı arayan ama eli boş kalan biri gibiydim. Oda sallanıyor, yalpalıyordu aşağı yukarı, sağa sola, "Hasan biliyor muydu?" dedim bin güçlükle; dudaklarım bana ait değildi sanki.
Rahim Han gözlerini yumdu. Başını salladı.
Bir insani öldürdüğün zaman, bir yaşamı
çalarsın. Karısını bir kocadan, çocuklarını bir babadan mahrum edersin.
Yalan söylediğin zaman, bir insanın bir gerçeğe
ulaşma hakkını çalmış olursun.
Aldattiğin zaman, bir insanın doğruluk, adalet
hakkını elinden alırsın. Çalmaktan daha
büyük bir kötülük yoktur.
Bir karar vermek için son bir şansım daha vardı. Kim olacağima karar vermek için son bir firsatım. O çıkmaz sokağa girebilir, Hasan'ı kurtarmak için o oğlanlarin karşısına dikilir (tıpkı Hasan'in benim için defalarca yaptığı gibi) ve başıma geleceklere katlanırdım. Ya da kaçardım..
Sonunda, kaçtım.
Kaçtım , çünkü korkağın tekiydim. Assef'ten, bana yapabileceklerinden korkuyordum. Canımın acımasından korkuyordum. Sırtımı o sokağa, Hasan'a dönerken, kendi kendime böyle söyledim. Buna kendimi inandırdım. Ödlekliğe canı gönülden sığınıyordum çünkü öteki seçeneği, kaçmamın
gerçek nedenini itiraf etmem demek, Assef'e hak vermem demekti: Bu dünyada hiçbir șey bedava değildi. Belki de Hasan, Baba'yı kazanmak için ödemem gereken bedeldi; kurban etmem gereken koyun. Peki , hakça bir bedel miydi? Yanıt, onu susturmama kalmadan, zihnime süzülüverdi: Altı üstü bir Hazara'ydı, öyle değil mi?