Ah bu kitap... Her defasında kendimden ve türümden nefret ettiğim kitap. Acımasız insanlar, bitmeyen çıkar ilişkileri, özgürlük diye dar bir dolabın içinde yaşam... Nietzscheyi de at meselesinde delirten durum herhalde Raskolnikovun rüyası olsa gerek, düşünemeyen ama itaat eden bir at, düşünebilen ama zulmeden bir insan... Nasıl olabilir, nasıl olabilir mantık sahibi, akıl sahibi bir yaratığın başka bir yaratığa zulmü... Düşmüş insanlar, düşkün insanlar, düşürülmüş insanlar... Kime üzüleyim, kime ağlayayım, neden diye bir çok şey sorup yanıtsız kalan durumlarla sancılı bir kitap. Sıradanlar ve olağanüstüler... Boyun eğenler ve isyan edenler... Suç kavramı hangi kategorideki insanlar içindir, hangileri için kötü bir anlamı vardır? Sonra Raskolnikov ile Sonyanın, bir katil ile bir fahişenin, bir dindar ile bir ateistin Tanrı üzerine konuşma sahnesi... Ne etkileyici, ne tuhaftı. Yine Porfiri Petroviç ile Raskolnikov arasında geçen suç, suçlu, suçlu psikolojisi üzerine konuşmalar adeta o anı yaşatıyor size, sanki Porfiri sizi sıkıştırıyor gibi hissediyorsun. Yine Pyotr Petroviç ile Lebezyatnikov arasında geçen yarının toplumu, ilerici toplum, eşitlik ve özgürlük, kadın hakları ve nihilizm üzerine konuşmalar da çok etkileyiciydi. Hele Porfiri ile Rodion arasındaki son sahne, son ters köşeler... Dostoyevski bu diyaloğu daha doğrusu Porfirinin monoloğunu yazarken ne düşündü. Porfiri boş inanan biri değildi, bütün argümanları haklıydı ve bunu katil de biliyordu. O bölümü okurken histen, anlamadan ve heyecandan tir tir titredim. Artık Cemal Süreya gibi benim de huzurum yok... Evet sonuç olarak Arkadiy İvanoviç Svidrigaylov, Rodion Romanoviç Raskolnikov gibi bir çok karakterden hangisinin iyi hangisinin kötü, hangisinin suçlu hangisinin toplumun sonucu olduğunu kestirmeyi asla