Yeğenim henüz iki yaşında, adı Muhammed. Parka doğru yol alıyoruz. Ailenin ilk torunudur kendisi. Bir dediği iki edilmiyor haliyle. Parkta oynayan çocuklar görüyoruz. Hallerine bakınca Suriyeli ya da Afgan olduklarını anlıyorum. 3 çocuk kendi aralarında top oynuyorlar. Topları bizim tarafa doğru geliyor. Tam yanımıza gelince Afgan oldukları belli oluyor zaten. Muhammed onlarla top oynamaya başlıyor. Ben hayatımda ilk defa fevkalade bir zevk alarak top oynadığı görüyorum. Gözleri ışıl ışıl parlıyor. Oysa evde kendisi için iki kaleli mini bir halı saha aldık. Neredeyse evin sadece bir odası onun halı sahasına ayrılmış. Fakat bir gün gidip orada oynadığını görmedim. Fakat Afgan çocuklarla son derece mutlu bir şekilde oynuyor.
Aradan biraz vakit geçtikten sonra Muhammed’i aldım. O ara elimi cebime attım. 1 lira bozuk para vardı cebimde. Aldım o parayı uzattım çocuğa. Çocuk bana baktı, baktı. Usulca elini uzatıp parayı aldı ve paraya bakmaya başladı. Tuhaf bir davranış sergiliyordu. İzlemeye başladım. Başını kaldırdı bana baktı, gözlerimiz buluştu. Aman Allah’ım… Gördüğüm şeye inanamadım. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim inanılmaz bir parıltı, bir sevinç, bir mutluluk… Ben daha önce hayatımda böyle mutlu bir göz görmemiştim. 1 lira dedim lan altı üstü 1 lira… Adaletine sıçayım dünya dedim. Kardeşlerini alıp ilerideki limonatacının yanına gidip bir tane şalgam suyu aldılar 3 kardeş. Şalgamın içinde bir havuç, alıp üçe böldüler onu. Bir bardak şalgamdan teker teker ve yudum yudum içmeye başladılar. Gözlerinde ve yanaklarında akıl almaz bir mutluluk. Öyle oturdum onları izledim. İçimde oluşan his, tarifsiz bir şeydi. Neredeyse hiçbir şey yapmamıştım. Ama bu çocukların bu şekilde mutlu olmasına sebep olmuştum. Yanlarına gittim. En küçüklerinin saçlarını okşadım. Bir kez
BURASI MUZ CUMHURİYETİ DEĞİL!!
Bir çoğumuzun aşina olduğu hele hele siyasetin şu hararetli günlerinde dilimize pelesenk olmuş bir deyim ''Burası muz cumhuriyeti değil!'' Peki nereden çıkmış bu deyim hiç düşündünüz mü?
11 Kasım 1928 tarihinde Kolombiya'da muz işçilerinfazla mesai saatlerinden, iş kazalarına yeterli önlem alınmamasından, asgari ücret yetersizliğinden işçi birliği isimli sendikayı göreve çağırıp greve gitmiş, gelin görün ki pastadan büyük lokmayı alma telaşında olan emperyalist Amerikan şirketleri orduyu kullanarak 5 Aralık 1928 tarihinde net rakamları bilinmemekle birlikte direnişe katılan bütün muz işçilerini öldürmüş. Söylenene göre -ki kitapta da bu şekilde geçiyor- bir tren istifi dolusu insan cesedi o gece yok edilmiş. Sabahında da ordu muz işçilerinin bir avuç çapulcudan ibaret olduklarına dair bir bildiri okumuş. ''Çapulcu!! ''
Katliamdan 20 yıl sonra, ülkenin meclisinde katliamı araştıran, ve seçimlerde devlet başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan, Liberal partinin başında bulunan Jorge Gaitán suikaste uğrayıp öldürülüyor. Aynı gün çıkan halk ayaklanmasında başkentte yaklaşık 10.000 kişi öldürülüyor. Genç Fidel Castro'da bu katliama tanıklık edenler arasında.
Tarihsel kısmı ortalama bu şekilde, Marquez ile olan kısmı ise bu olaylardan ve katliamları dile getirenler hakkında yakalama kararı çıkaran Kolombiya hükümeti Marquez Nobel ödülü alana dek kendisini hapse tıkmak istiyor ve Marquez topraklarına hiç dönemiyor. Yıllarca bir çok platformda halkının haklarını savunmak için elinden gelen her şeyi yapan, barıştan başka yegane isteği olmayan bu adam ülkesi tarafından yıllarca dışlanıp suçlanıyor. Öldükten sonra da, ülkesinde yas ilan edilmesi iki yüzlülüklerinin tecellisidir.
Gelelim kitaba, kitap şu ana dek okuduğum en iyi on kitap arasında