Nesrin Õzer

Yoksa sen artık buralarda değil misin Zap? Sen de çoktan buralardan gittin mi yoksa? Benim yaşamım senin doğuşunla dağlarda akışın ve sonra çorak topraklarda yok oluşunun süreciyle sınırlı. Seni bilenle bilmeyen bir olabilir mi Zap? Seni bilenle acıyı yaşayan bir olabilir, o başka. Seni görenle namazı kılınmadan gömülenlerin yazgısı bir olabilir, o başka. Seni bilenle ölüm korkusu olmayan, ölümü ve korkuyu bilmeyen bir olabilir, o başka. Senin taşlarına yüzlerce yüz çizip sularına bırakmak istiyor ve tüm sözcüklerini salların üzerinde sularına salmak istiyor Bunun için burda, başka bir şey de istemiyor.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Yalnız öldürüyorlardı. Kimi öldürdüklerim bilmeden. Yalnızca öldürmek için. Dağlardaki kar kana dönüştü. Zap kıpkızıl akmaya başladı. Görenlerin gözü kör oldu. Duyanların kulağı sağır oldu. Anlatanların dili tutuldu. Yazanların kalemi kırıldı.
Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az... Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi... Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir...
“Onu başka mahkûmlara soracaksın. Benim zaten gidecek bir yerim yoktu. Onun için beni dışarıda da bıraksan, ben yine öyle gider, yirmi dört yıl bir yerde otururdum.”
Dünya üzerindeki yüz binlerce çocuk askerden farksız olarak, ön bahçedeki köpekler de seçmemişti hayatlarını. Sadece, içine doğdukları vahşetten daha vahşi olmak zorunda kalmışlardı. Boyları tüfekleri kadar olan çocuk askerlerle, dünyanın bütün bahçelerindeki bütün saldırı köpeklerinin arasındaki tek fark, aldıkları ödüllerdi. Aslında ödülleri de aynıydı. Ancak birine pişmiş, diğerine çiğ veriliyordu. Çocuklar çiğ et yiyemiyordu. Yiyebilselerdi, düşman çocuk askerlerin cesetlerini yerlerdi. Ve çok daha ucuza gelirlerdi!