Muzaffer KOÇ

Muzaffer KOÇ
“Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım.” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
TUTSAK ZİHİNLER, ÖZGÜRLÜĞÜ VE AKILCILIĞI ÖĞRETEMEZ
"Tutsak zihinler, özgürlüğü ve akılcılığı öğretemez" önermesi, yalnızca eğitim felsefesinin değil, toplumsal ilerlemenin de en temel yapıtaşlarından biridir. Bir insanın başkasına aktarabileceği ufuk çizgisi, kendi zihninin görebildiği sınırlarla kısıtlıdır. Duvarların ardını hiç tahayyül etmemiş, dogmaların ve ezberlerin konforlu sınırları içinde yaşamayı kabullenmiş bir akıl, bir başkasına uçmayı nasıl tarif edebilir? Bu bağlamda, bilgi aktarımının çok ötesinde bir anlama sahip olan eğitim eylemi, her şeyden önce aklın prangalarından kurtulmasını gerektirir. Çünkü akılcılık, hazır kalıpları ezberlemek değil, o kalıpların neden var olduğunu sorgulayabilme cesaretidir. Özgürlük ise bu sorgulamanın açtığı kapıdan geçerek kendi gerçeğini inşa edebilmektir. Tutsak bir zihin, doğası gereği bu cesaretten yoksundur ve ufku kendi zincirlerinin uzunluğu kadardır. Tam bu noktada, sıradan bir "öğretmen" ile gerçek bir "eğitimci" arasındaki o keskin ve aşılmaz çizgi belirginleşir. Sistemlerin ve bürokrasinin birer dişlisi haline gelmiş olan öğretmen profili, mevcut yapıyı muhafaza etmeye odaklanmıştır. Kendisine verilen müfredatı harfiyen uygulamak, ders saatini doldurmak ve ay sonunda emeğinin maddi karşılığını almak üzerine kurulu mekanik bir rutin içindedir. Bağlı olduğu sistemin dışına çıkmaz, sorgulamaz ve öğrencilerini de bu sınırlar içinde tutmaya özen gösterir. Onun işlevi, zihinleri açmak değil, onları toplumun ve otoritenin onayladığı standart kalıplara dökerek şekillendirmektir. Bu yaklaşım, itaati yüceltirken, eleştirel aklı ve bireyin içindeki o cevheri köreltir. Eğitimci ise bu mekanik döngünün tam karşısında, dönüştürücü ve özgürleştirici bir güç olarak konumlanır. O, bilgiyi bir dikte aracı olarak değil, bireyin kendi yolunu bulması için bir fener olarak
Hayat ve İnsan
Reklam
Mutlu Olmanın Zorlaşması
Ölüm korkusunun artması, gelip geçen ömrün aslında göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısacık bir andan ibaret olduğunun idrak edilmesidir. Hayatınızda büyük, yapısal bir değişiklik olmasa da —sahip olduğunuz mutlu anlar, hüzünler, sevinçler, hayal kırıklıkları; ölüm ve doğum gibi döngüler— asıl sarsıntı, tüm bu deneyimleri bir daha yaşayamayacak olmanın yarattığı derin umutsuzluktur. Çoğu insan, tarihin büyük sahnesinde kendinden bekleneni aşmayan, "basit" olarak nitelendirilebilecek hayatlar yaşar. Çok azının eline, çağları aşan ya da tüm normları yıkan olağanüstü hayatlar yaşama imkânı geçer. Bu gerçeği bilmek ve bu genel kuralı kabul etmek, bireysel beklenti yükünü hafifleterek varoluşsal kaygıyı bir nebze olsun azaltır. Trilyonlarca insanın gelip geçtiği bu kadim dünyada, mutluluğun evrensel bir formülü ne yazık ki çözülemedi ve bulunamadı. İnsanların temel yanılgısı; mutluluğun büyüdükçe, yaş aldıkça ya da daha fazla farklı deneyim biriktirdikçe kendiliğinden artacağını sanmalarıdır. Bu, doymaz bir açlığın peşinden koşmaktır. Hâlbuki aradığımız huzurun kapısı, "yetinmek" gibi ulu bir duyguyla açılır. Açgözlülük ve ihtiras, daima daha fazlasını isteyerek insan ruhunu tüketir ve kişiyi kaçınılmaz olarak mutsuzluğa iter. Günümüzde, bu geçici mutluluk anlarının süresi gitgide kısalmıştır. Zira mutluluk; sürekli olarak maddi kazanımlara, tüketim çıtasına ve dışsal onaylara indirgenmektedir. Bu maddi doygunluğa ulaşma çabası, hayata aşırı tutunmaya ve anlamsız bir birikime yol açar; bu nedenle ömrünüzün sonunda, aradığınız huzur yerine büyük bir mutsuzlukla karşılaşmanız kaçınılmazdır. Sözlükte insanların mutsuzluğun tanımını yaptığı binlerce kaydı okursanız, bu konudaki tespitin yanılmadığını göreceksiniz. Bu derin varoluşsal durumu, ne en uzun paragraflar ne de en
Hayata Dair
Unutmak yaraların merhemidir
Özlemin kabuk bağladığı zamana getirir. Yetmeyen bir ömre geçmişi sığdırmaya çalışmak, kaçınılmaz bir yüktür. Bu fani elbisenin içinde hapsolmuşken sevdayı gerçekten geride bırakabilir misin? Zihnindeki o karmaşa, ancak baltası keskin bir celladın elinde son bulur. Bazen de büyük sözlerin ağırlığı altında ezilir insan. Unutmanın kardeşi zaman, unutuşun kıyısında anlamını yitirirken geriye kır saçlar ve ağarmış sakallar bırakır. Merhem sızıyı alır, izi bırakır. Ve sen, soba başında çayla demlenirken yükselen o buğuda yavaşça kaybolursun. Unutmak mı başka kışa, başka zamana... Muzaffer KOÇ
Duygu ve Düşünce
"Kahramanı kadar gafili de çok olan bir milletiz..."
Bu sözü kendime şiar edindim. Çünkü zor zamanlarda mesnetsiz egosuna sığınan, görev bilinciyle değil kazanç hırsıyla hareket edenlere, kolay zamanlarda göz açtırmamak gerektiği gerçeği en çok bu sözde saklıdır. Bu konuda Atatürk’ün tavrını her zaman örnek almışımdır. O; düşman milletin kalbine hançer gibi sokulmuşken, şahsi kaprislerine yenilerek bedenen milletin ama ruhen düşmanın yanında yer alanları asla unutmamıştır. Barış ve huzur tesis edildiğinde de bu karakterleri ne affetmiş ne de aralarında barındırmıştır. Benim için de zor zamanlar bu açıdan turnusol kağıdı gibidir. İnsanlar ne kadar eğitimli ve donanımlı olurlarsa olsunlar; dar günde milletinin yanında olmadıktan sonra, milletin bağrında ne yerleri ne de yurtları vardır. Hele ki Yüce Türk Milleti’nin imkânlarıyla bu nitelikleri kazanıp da zorluk anında geri duranlar, acı bir ihanet ve korkaklık içindedirler. Rahat zamanlardaki vatanperver nutukların, zor anlarda tam aksi davranışlarla boşa düştüğü o nokta, bizim için gerçek bir nişanedir. Bu bağlamda mesele, sadece bireysel bir korkaklık değil, aynı zamanda toplumsal bir vefa borcunun inkarıdır. Bu coğrafyanın kısıtlı imkanlarıyla yetişip "aydın" sıfatını kazananların, fırtına koptuğunda gemiyi ilk terk edenler olması, en hafif tabiriyle fikri bir namussuzluktur. Gerçek donanım, diplomalarla değil, kriz anlarında gösterilen feraset ve dirayetle ölçülür. Kendi konforunu memleketin istikbalinden üstün tutan zihniyet, o konforu kendisine sağlayan köklere ihanet ettiğini bilmelidir. Tavsiyem şudur: Milletim metanetini korumalı, ancak o zorlu günlerin ardından kimin nerede durduğu asla unutulmamalıdır. Dolayısıyla hafızamızı diri tutmak, geçmişe takılıp kalmak değil, geleceği daha sağlam temeller üzerine inşa etme zorunluluğudur. Tarih bize göstermiştir
İnsan ve Duygular
Özlemin Işığı
İki dudağın arasından dökülen mekanik bir sözcüktür. Özledim... Ayrı düşenlerin yolu birleşince, o an, dillerde tek kelimeye mi sığdırılır? Yoksa kıpır kıpır eden kalbin, özlemini duyduğu kalp ile sarmaş dolaşken beraber çarpması mıdır? Sızıları, kayıpları ve ırakları bir kelimeye sığdıramıyorum. Özlem duyduğum ne varsa, utangaçlıktan dokunamıyorum onlara. Aşk dolu bakışların büyüsü bozulacak diye korkuyorum. Beynimin içinde ince bir sızı dolanıyor. Bazen zaman dursun istiyorum. Ağzımdan dökülen böyle bir kelimeyle duyguyu basitçe nitelemek istemiyorum. Anlasın istiyorum. Anlasın ki hissiyatların mekanik bir kelimeye veya dilde bir fiile dökülmesinin, o duyguyu ne kadar alçalttığını. "Özledim" dediğimde hasretim buzhaneye dönüyor. Bunu ısrarla duymak istemesini, ardından küsmesini ve tavır yapmasını anlamlandıramıyorum. İşte ben bunun derdini çekiyorum. Bir kelime, bir mesaj vermez özlemek eylemini özlenene. Heyhat! Sen de mi düştün artık o karanlığa? Parmak uçlarımda mı sanırsın sevdiğin kalbin özlemini dindirmeyi? Ses olsun, nefes olsun, koku olsun, düş olsun... Özlemek bunlara dahil... "Sıcak yaz göklerinde Önde uzanan ovada Birden bir ışık sağdan Bir ışık soldan çıkar Ve bunlar Şimşek hızıyla birbirlerine ulaşırlar Bunu halk adak için uğur sayar Derler: Leyla ile Mecnun buluştular Bu göz açıp kapama anında Ne varsa dile muradında Mutlak yerine gelir arzun Yerde kavuşmayanlar gökte kavuşurlar Ve bir uğurlu anda Kavuşmak isteyenleri kavuştururlar" Sezai Karakoç
Duygu ve Düşünce
Reklam