Başlarda anlamakta zorlandım, ama okudukça tanıdık gelmeye başladı. Kim bu "Aylak Adam" diye soruyordum kendime, nereden tanıyorum, mahalleden biri mi, akrabam mı, eski bir arkadaş mı, bir filmde mi izledim yoksa? Bir türlü çıkaramıyordum. (Neyse, okumaya devam ettim..)
İnsanların; birlikte yaşama zorunluluğu hissettikleri için birlikte yaşadıklarından, insan ilişkilerinin yapmacıklığından, dünyadaki sevgisiz kaos ortamından ve samimiyetsiz samimiyetlerden şikayetçi, yalnız; düşünceli ve her şeye karşı bir adam, Aylak Adam..
Düşünün ki, bir adı bile yok. "C." diyor yazar kısaca..
İsmin önemsizliğini şöyle açıklıyor Bay C:
“Bence İnsanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor..”
Ne kadar haklı değil mi? Tıpkı yazarın kitabına isim vermesi gibi. O kitap artık yazarın verdiği isimle anılıyor. Bir kitabın adı kendisiyle ne kadar ilgiliyse, bir insanın adı da kendisiyle o kadar ilgilidir. Ne adını ve konusunu bilmemiz bir kitabı anlamaya yeter, ne de adı ve zihnimizdeki görüntüsü bir insanı anlamamıza ve tanımamıza yeter..
Bu yüzdendir ki; insanları tanıdığımızı sanıyoruz. Oysa tanımıyoruz, zannediyoruz sadece..
"İnsanları tanımak, denizleri bardak bardak boşaltmaktan daha zordur" der Mevlana..
İnsanları tanımak gibi, sevmek de zor aslında. Nasıl da kolay dile getiriyoruz oysa. Sevmek! Sözde kolay, gerçekte zor bir duygu. Birine alışmayı, birinden hoşlanmayı, birine çıkar için yaklaşmayı sevgi zannedip, değerini azaltıyor ve sevgiyi basitleştirip, dilce kolay söylenir hale getiriyoruz. Hoşlantımız geçince, hevesimizi alınca, sıkılınca ya da çıkarlarımız uyuşmayınca da ilk şunu söylüyoruz: Sevgi diye bir şey yok. Oysa sevgi var, anlamak yok. Sevgide almak yoktur, vermek vardır. Sevgi de