Kitaba birçok noktadan yaklaşarak bir incelemeler bütünü çıkartmak abes kaçmaz. Zira kitabın muhtevasında; kurgu, sosyal hayat, din ve inançlar gibi birçok noktada incelenmeye değer şeyler barındırıyor. Şimdi bir yerden başlayalım. Öncelikle yazar Patrick Suskind bir Alman. Kitaba ilk başlayanlar bir araştırma yapmadıysa şâyet yazarın Fransız olduğunu düşünebilirler ki romanın tamamı Paris daha doğrusu Fransa’da geçiyor. Bunu yazarın kendi biyografisine baktığımızda üniversite öğreniminden sonra eğitimine devam etmek için gittiği Fransa’ya bağlayabiliriz. Büyük ihtimalle Fransa’daki yaşamı onun, romanını oluştururken büyük etki sağladı.
Kitaba geçecek olursak, roman başlarken dahi isminin hakkını öylesine veriyor ki yazarın yaptığı betimlemelerle okuduğunuzda soluğunuzu çekerken sanki o pis kokular burnunuzun dibinde bitiveriyor. Pis kokular, diyorum zira yazarın Paris’in havasından suyundan ve dönemin her hâlinden pek de hoşnut olmadığı yaptığı anlatımla perçinleniyor. Baş karakterimiz olan Grenouille, anlatıcının “ O, dünyanın en pis kokan yerinde, kokusuz olarak doğmuş olan...” şekliyle tanımladığı bir kişi. Bu tanımla aslında kitabın tamamını kapsayan buna şâmil olan bir tanımla. “... çöpün, çamurun, kokuşmanın, içinden gelen, sevgisiz büyümüş, sıcak bir insân ruhu olmadan sırf inatçılığından ve iğrentisinin verdiği güçle yaşayan...” tanımlamaları da onun nasıl biri olduğunu az çok anlatıyor. Grenouille, çok iyi koku alabilen bir burna sahip ki kilometrelerce uzaklıktaki bir kokuyu bile duyabiliyor. Havada var olan kokuları tek tek ayırt edebiliyor, çok iyi çok kaliteli parfümler yapabiliyor. Ama aslında onun aradığı başka bir şey var. Bu başka bir şey olayına girersem kitaptan spoiler vermiş olacağım.
Kitabı anlatmaktan ziyâde naçizane ondan neler anladığımı