Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanını bitirdiğimde içimde ağır bir boşluk kaldı. Emma'nın hikâyesi sadece bir kadının değil, hayalleriyle gerçekleri arasında sıkışmış herkesin hikâyesi gibi hissettirdi.
Roman, küçük bir taşra kasabasında geçen sıradan bir evliliğin, içsel huzursuzluklarla nasıl darmadağın olduğunu anlatıyor. Emma Bovary, okuduğu romantik romanlardan etkilenmiş, tutkuyla, aşkla, lüksle dolu bir hayat hayal eden bir kadın. Ama karşısında bulduğu hayat, düz, renksiz ve tekdüze. Ve o hayal ettiği her şeye yaklaşmaya çalıştıkça, aslında kendisinden daha da uzaklaşıyor.
Bana göre Emma’nın en büyük savaşı dış dünyayla değil, kendi içindeydi. Çünkü ne kadar değiştirirse değiştirsin, hangi aşka sürüklenirse sürüklensin, neye sahip olursa olsun bir türlü tatmin olmuyordu. Bu yüzden düşünüyorum ki mutsuzluk onun içindeydi kaçsa da, saklansa da onu hep yakalıyordu.
Romanda kadın olmak, toplumun beklentileri, evlilik kurumu, aşk ve arzu gibi çok yönlü temalar işlenmiş. Ama beni en çok etkileyen şey Flaubert’in duygulara mesafeli ama sarsıcı anlatımıydı. Emma’nın çırpınışlarına dışarıdan, neredeyse tarafsız bir gözle bakmak, onun daha da yalnız ve çaresiz görünmesini sağladı.
Madame Bovary, beklentiler ve gerçekler arasında ezilen bir ruhun hikâyesi. Okurken hem Emma’ya kızdım, hem de içten içe onu anladım. Belki de bu yüzden bittiğinde yalnızca bir roman değil, bir ağırlık gibi kaldı içimde.