Fazilet sadece Telemak’ta mıydı?
Bence değildi. Çocuğun bir başka öğreticinin akıl yürütmelerine ve açıklamasına gerek duymadan kendi iradesiyle böylesi bir başarı sağlaması öğretmenlerdeki sözlü açıklamaların gerekliliği hususunda beni soru işaretlerine boğdu. Öğrencilerin empirik bir olay sonucunda Fransızca kelime ve çekim eklerini öğretici yardımı olmadan öğrenmesi üstelik bunu her birinin kendi başına yapması “yazılı açıklamları açıklamak için sözlü açıklamalara ihtiyaç vardır” paradoksunun karşısında fikirsel bir devrim niteliğindedir. Yani öğretici öğrencisine bilmediğini de öğretebilirdi, cahil hoca bunu bize kanıtladı. Yazarın
eski eğitimde çocuklara dayatılan hiyerarşik sınıflandırma ve seviyelere tabi tutulmasına yaptığı eleştirilerde katılıyorum. Çocuklara farklılık güzellemesiyle vurulan damgalama ve eşitsizlik durumu öğrenci içindeki güdülenmeyi yok etmektedir. Öğreticiler sürekli öğrencilere aşamalar vererek onlara her seferinde yolun başında olduğunu hissettirdiler. Yeni formüller, yeni kitaplar ve yeni uçurumlar…
Cehalet uçurumları…
Öğrenci her seferinde kendine uçurum yarattı ve öğretici her seferinde bu uçurumları örtmeye endeksliydi. Peki bu böyle nereye kadar gidecekti?
Açıklamalardan arınmış bir eğitim büyük bir devrimdi fakat insanı tasvirlemekten geri koymuyordu. Bu devrime yakın Sokratesçilik tekniği vardı ama o da özgürlük ve iradeden yoksundu. Çünkü yine öğretici hükümdar öğrenen köle sıfatındaydı. “Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır” demek yerindeydi. Yazar çocukların ve yetişkinlerin açıklayana ihtiyaç duymadan okumayı, yazmayı, müzik çalmayı ve yabancı bir dil öğrenebilmelerini zekaların eşitliği hususunda bir dayanak olarak görmüştür. Bu dayanak çoklu zeka kuramına adeta savaş açmıştır. Biyolojik farklılıklardan ziyade insanlarda