AKP'nin merkez ve İslami sağın neredeyse tamamına yakın kısmını kendi saflarına katabilmesi ve onların kadrolarına bakan, milletvekili ya da yönetici olarak yer açabilmesi, bu asimilasyonun gerçekleşmesinin önemli bir sonucudur. Gerçekten de AKP sadece İslamcı gelenek içinde etkili olan lider ve kadroları değil, aynı zamanda bir zamanların merkez sağ demokratlarını da büyük çadır ittifaklarının bünyesine alabilmeyi başarmıştır. Bu çerçevede, AKP'nin kendi geleneğinden kopan HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş'un yanı sıra, MHP lideri Devlet Bahçeli'yi, Demokrat Parti eski genel başkanı Süleyman Soylu'yu ve DYP eski genel başkanı Mehmet Ağar'ı kendi siyasi çizgisine dahil etmesi, bu asimilasyonun önemli bir göstergesidir.
Nazım Hikmet’in hiç romanını okumamıştım, bu kitabının da roman olduğunun farkında değildim. Kitabı okumak için elime alıp kapağını açtığımda şiir değil de düz yazı çıkınca şaşırdım. Kitaba böyle bir sürprizle ve büyük bir merakla başladım.
Nazım Hikmet’in 1962’de tamamladığı kitabı Sovyetler Birliği’de Rusça olarak Romantika ismiyle basılır. 1964’te Bulgaristan’da Türkçe olarak basılır. Ülkemizde de ilk kez 2002 yılında basılır ancak ‘Komünistim’ sözcüğünün geçtiği şiiri ‘Emekçiyim’ şekilde basılarak sansür uygulanarak. Buna, şaire yapılan saygısızlık, ayrıca komünizm, komünist sözcüklerinin yasaklayan kanunların kalkmasına rağmen yayınlama haklarını ellerinde bulunduranların bu keyfi uygulamalarının haksız olması nedeniyle tepki gösterilir. Bendeki 2018 baskısı aslına uygundu. Roman şeklinde yazdığı birkaç kitabı daha varmış ama şiir kitaplarının gölgesinde kalmış edindiğim bilgilere göre.
Roman TKP üyesi olduğu için aranan Ahmet’in gizlenmek için İzmir’de olan eniştesini ziyaretiyle başlıyor. Eniştesi kendisinin de arananlar listesinde olduğunu söylemesi üzerine dava arkadaşı İsmail’in kulübesinde kalmaya başlar. Bu zorunlu kalış sürecinde zihninde anılar canlanır. Anlatımda zaman ve mekanlar arasında geçişler görülür. İlk olarak üniversite yıllarını, Moskava’yı, Anuşka’yı anımsar.
Betimlemeleri okurken -harika betimlemeler yapmış yazar -Nazım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki izlenimlerinden faydalandığını düşündüm. Sayfalar ilerledikçe Ahmet’in kimliği-paşa torunu olması, Sovyetler Birliği’nde üniversite eğitimi görmesi, öğretmen olarak Bursa’ya gitmesi vb.- ve yaşadıklarının Nazım Hikmet’in yaşamıyla örtüştüğünü gördüm -Kitabın ilerleyen sayfalarında da İsmail’in yaşadıkları, tutuklanması, tahliye olup çıksa da tekrar hapishaneye girmesi gibi olaylarda da
General Electric grubu gezegeni en çok kirleten şirketlerden dördüne sahip; ama aynı zamanda hava kirliliğini kontrol eden ekipmanların Kuzey Amerika'daki en büyük üreticisi.
Eğer iyi davranmazlarsa, diyor şirketler, Filipinler'e gideriz ya da Tayland'a, Endonezya'ya, Çin'e, hatta Mars' a. Kötü davranma şu anlama geliyor: Doğayı ya da ondan kalanları korumak, sendika kurma hakkını tanımak, uluslararası normlara ve yerel kanunlara saygı gösterilmesini istemek, asgari ücreti yükseltmek.
Kadınlar Havva'nın aptallığı yüzünden Tanrı bizi cennetten kovduğundan ve beyinsiz Pandora dünyayı mutsuzluklarla dolduran kutuyu açlığından beri Kutsal Kitap ve Yunan mitolojisi tarafından kötü muameleye uğradılar. "Kadının kafası erkektir" diye açıklıyordu Aziz Pavlus Korentlilere ve on dokuz yüzyıl sonra sosyal psikolojinin kurucularından Gustave Le Bon "zeki bir kadının iki kafalı bir goril kadar az görüldüğünü" tespit etti. Charles Darwin sezgi gibi bazı kadınsı erdemleri kabul ediyordu ama bunlar "aşağı ırkların karakteristik erdemleriydi."