...10 Kasım 1938 sabahı, saat dokuzu biraz geçe, gözlerini açtı. Bu gözler, bir an için yine her zamanki mavi ışığıyla, kendini bilmeden, çevresindekilere doğru parıldadı, sonra kapandı. Başı yastığın üzerine düştü. Kemal Atatürk, ölmüştü.
İstanbul neye uğradığını anlamamış gibi acı bir sessizliğe gömülmüştü. Çocuklar başlarındaki fiyonkları, kurdeleleri çıkardılar. Sokaklarda kadınlar ağlaşıyor, Ata’nın siyah tüllere bürünmüş resimleri önünde dua ediyorlardı. Naaşı tahnit edilerek, merasimle Dolmabahçe Sarayı’ndaki muayede salonunun, avizeleri söndürülmüş yaldızlı kubbesi altına konuldu. Abanoz ağacından yapılmış tabutu, Türk bayrağına sarılmıştı. Tabutu, altı meşale aydınlatıyor, kara, deniz, hava kuvvetlerinden dört subay, yalınkılıç, katafalkın çevresinde nöbet tutuyorlardı. Üç gün, üç gece böyle kaldı. Bu süre içinde, yüz binlerce İstanbullu, bitip tükenmez bir insan seli halinde, önünde sessizce, saygı ile eğilerek geçiyor. Yavaş sesle, “Atam... Atam...” diyerek ölmüş Ata’ları için dualar mırıldanıyorlardı.
Son gece, sabaha kadar sokaklarda kaldılar. Uzun cenaze alayını görebilmek için kaldırımları doldurmuş, ağaç dallarına çıkmış, camilerin kubbelerine, minarelerine tırmanmışlardı. Kız kardeşinin ısrarıyla kılınan cenaze namazından sonra, tabut erlerin çektiği bir top arabasına yerleştirildi ve alay, sarayın rıhtımından ağır ağır yola çıktı. Arkasında, kadife yastık üzerinde bir tek madalyalı, İstiklal Madalyası’nı taşıyan bir subay yürüyordu. Alay, Chopin’in Cenaze Marşı’na ayak uydurarak Galata Köprüsü’nden geçti. Tabut önce bir muhribe, oradan da Sarayburnu açıklarında bekleyen Yavuz’a kondu. Başka milletlerin, kısa bir süre sonra birbirlerine karşı savaşa girişecek olan gemileri de, Yavuz’un yanında yer almışlardı. Bunların arasında, son padişahı sürgüne