Bir Solgun Adam, bu kitap, bir hikâyenin peşinden sürüklemek yerine onu bir ruh hâlinin içine bırakıyor adeta. Selçuk Baran burada büyük olaylar anlatmıyor,aksine, yavaş yavaş silinen bir insanın iç dünyasını gösteriyor bizlere. Bu yüzden kitap bittiğinde akılda kalan şey bir “olay” değil, bir his oluyor: o eksilme hissi...
Romanın merkezindeki adam, hayatla bağını koparmış gibi değil; daha çok o bağı hiç tam kuramamış biri. Ne isyan edecek gücü var ne de gerçekten kabullenecek cesareti. Arada kalmış, sıkışmış ve bu sıkışmışlığı zamanla kimliğine dönüştürmüş birisi. Bu noktada kitap, insanın kendi hayatından geri çekilmesini sessiz ama rahatsız edici bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kitabın asıl etkisi, okurda bıraktığı o ince huzursuzluk. Çünkü bu “solgunluk” sadece karaktere ait değil; modern hayatın içinde çoğu insanın bir yerinden tanıdığı bir durum. Ve belki de en çarpıcı tarafı şu: Bu adam trajik bir şekilde yıkılmıyor, sadece yavaş yavaş kayboluyor.
Kısa ama yoğun bir kitap. Bittiğinde insanın içinde şu soru kalıyor:
Bir insan gerçekten yenildiği için mi silinir, yoksa hiç mücadele etmediği için mi?