·
Okunma
·
Beğeni
·
939
Gösterim
Adı:
Tanrılar Kadınken
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
294
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753881210
Kitabın türü:
Orijinal adı:
When God was a Woman
Çeviri:
Nilgün Şarman
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Payel Yayınları
Bu kitabın birçok insanı, bu konuyu kendi adına araştırmaya iteceğini umuyorum; böylece belki bir gün geçmişin olaylarını daha iyi anlayabilir, bile bile ya da dikkatsizlik sonucu gizlenen konuları açığa çıkarabilir, olgu diye bakılan temelsiz birçok varsayıma meydan okuyabiliriz.
Merlin Stone



toplama edimlerinin bir uzantısı olarak tarımın gelişmesine kadınların yol açtığını öne süren, herkesin kabul ettiği kurama uygun olarak, uygarlığa bu armağanı bağışlamış kadın tanrılar her yerde görülüyordu. Tarımsal gelişimin ilk kanıtlarının bulunduğu Mezopotamya'da Tanrıça Ninlil, halkına ekim ve hasat yöntemlerini öğrettiği için ululanıyordu. Bazı söylenceler kadını savaşlarda önder; güçlü ve yürekli bir cenkçi olarak tanımlar. Sonraları klasik Yunan edebiyatının Amazonlar adıyla andığı kadın askerlerle ilgili sayısız kayıt, Tanrıçaya yiğit bir savaşçı olarak tapınıldığını göstermektedir. Amazonların kadın tanrılara gösterdiği saygıyla ilgili öyküler daha kapsamlı bir biçimde incelendiğinde, Libya, Anadolu, Bulgaristan, Yunanistan, Ermenistan ve Rusya topraklarında avlanıp savaşan savaşçı tanrıçalara tapınan kadınlar apaçık görülür; ayrıca bunlar günümüz yazarlarının bizi inandırmaya çalıştığı gibi söylence düşlemleri de değildir. Bu kitabın birçok insanı, bu konuyu kendi adına araştırmaya iteceğini umuyorum; böylece belki bir gün geçmişin olaylarını daha iyi anlayabilir, bile bile ya da dikkatsizlik sonucu gizlenen konuları açığa çıkarabilir, olgu diye bakılan temelsiz birçok varsayıma meydan okuyabiliriz.
294 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yazarımız Merlin Stone heykel sanatçısı ve sanat tarihi eğitmeni olarak yıllarca çalıştığı süre sonunda mesleği, dinler tarihi ve arkelojiye merak salmasında etkili olmuş ve bu sayede konu üzerinde uzun araştırmalar yaparak, pek çok inanışı yerinde, kendi sözlü ve yazılı kaynakları ile incelemeye karar vermiştir. Stone'un çocukluğundan yetişkinlik çağına kadar geçen zamanda, dine fazla bağlı olmamasına rağmen, kendisine öğretilen dini öğelerde kafasında pek çok soru işareti oluşmuştur. Bunların başında Adem ve Havva'nın Tevrat'taki yaratılış hikayesi gelmektedir. Ayrıca Stone arkeoloji bilimi üzerine eğildikçe geçmiş dönemlerde Tanrıça anlayışının oldukça yaygın olup, Semavî dinlerde bu algının tamamen yok olarak Tanrı figürünün erkek cinsiyetine dönüşmüş olmasına da anlam verememiştir. Tüm bunlar sebebiyle de yıllar süren derin araştırmalara yönelmiştir. Bu kitap bu araştırmaların bir sonucudur.

Kitabın teknik kısımıyla alakalı belirtmem gereken bir husus var. Bazı kelimeler birebir çeviri mantığına dayandırılarak zorlama bir şekilde, anlaşılması güç bir halde çevrilmiştir ve bu olumsuz bir özelliktir. Öte yandan dili kısmen akademik olmasına rağmen oldukça anlaşılır ve nettir. Konuların anlatımı esnasında fazlaca örneğe baş vurulmuş olması da bana göre olumlu bir özelliktir.

Buna kısaca değindikten sonra kitabımızı içerik olarak incelemeye başlayabiliriz.
Arkeolojik buluntular antik çağlarda tanrıça figürlerinin oldukça fazla olduğunu göstermektedir. Bunların en yoğun olduğu bölgeler yazarın da belirttiği gibi Kenan bölgesi, Anadolu, Akdeniz Coğrafyası vs. dir. Uygarlık bölgelerinde keşfedilen mezarlarda veyahut kalıntılarda tanrıça heykelcikleri, mabetlerdeki tanrıça yakarışlarına ait yazıtlar, kadın mezarlarındaki ihtimam göstergeleri bu inanışları destekleyen güçlü ispatlardır. Ayrıca uygarlık öncesi dönemleri yorumlayan antropologların üzerinde ısrarla durduğu bir diğer destekleyici konu da tabu inanışları üzerinedir. Buna göre ilkel toplumlarda, cinsel ilişkinin embriyo oluşumuna olan etkisinin bilinmemesi, üremede baba faktörünü yok saymakta idi. Üremede tek katkı sağlayıcı anne olarak bilinmekteydi. Bu anlayış anneyi bereket sembolü haline getirip tanrıça inanışlarını da tanrı inanışlarının önüne koymaktaydı. Pek çok ayinde tanrıçalar tanrıların yöneticisi, onların var edicisi, annesi görevi ile yönetimi elde tutmaktaydı. Totemler hakkında akılda oluşacak soruların cevabı için Totem ve Tabu kitabını önerebilirim.

Pek çok araştırmacı ve bilim insanına göre ise, MÖ çağlarda ana-yanlı toplum anlayışı hakimdi ve bu da tanrıçaların tanrıların önüne geçmesini sağlamıştı. Bu dönemlerde kadınlar hem aile içinde hem de toplumsal yönden daha ön plandaydı. Özelikle Mısır'daki topluluklarda ekonomik idare kadında iken ev ve çocuk bakımı erkekte idi. Hukuki ve ticari alanlarda da kadınlar ilerideydi. Hatta hanedanlıkta soy aktarımı anneden kız çocuğa geçmekteydi. Bu durum ailede erkek kardeşi korumak ve mevki sahibi yapmak için aile içi kardeş evliliklerini bile artırmıştı. Soy zinciri kadından geçiyordu. Yani çocuk annenin ismini alıyordu. Dinsel törenler ve tapınaklar tanrıça sembolü sayılan kadınlar tarafından yönetiliyordu.

Peki sonra ne değişti de dinler eril hale geldi?

Yazar bu kısma örneklerle desteklediği oldukça uzun bir bölüm ayırmış. Buna sebep olarak Kuzeyden gelen, kendilerini üstün gören savaşçı toplumların İbranilerin yaşadıkları bölgelere olan akınlarını gösteriyor. Bunlar avcı toplayıcı ve tarımı yeni keşfeden ilkel topluluklardı. Geldikleri bölgeyi baskı altına alarak eril inanışları hakim kıldılar. Bazı topluluklarda ise işgal edenlerin getirdiği eril tanrılar, işgal edilenlerin dişil tanrıları ile birlikte kabul edildi. İnanışlar birbirleri içinde eriyerek bir bütün haline getirildi.

Yazar, bu kültürler arası etkileşime ulaşmak için mitolojik hikayelerden, ama daha çok tanrı, tanrıça ve hikayelere konu olan kişilerin isimlerinden ve de bölge adlarından çıkarımlar yapıyor. Pek çok teknik detaya dayalı örnekler verilmiş. Hititler ile bağlantılı olduğu tahmin edilen Luviler olarak adlandırılan toplulukların da İbraniler üzerinde etkili olduğuna dair çıkarımlar yapılmıştır. Luvilerin Tevrat'ta adı geçen Levi'ler olabileceğine dair de birkaç örnek verilmiştir. Bu toplulukların da savaşçı ve güçlü özelliğe sahip olduğu tahmin edilmektedir.

Hint-Avrupalı topluluklar ile de İbraniler arasında yoğun etkileşimler olmuştur. Hint-Avrupalı akınlarının sonucunda İbranilerin dini inançları ve kültürel davranışları benzer yönde değişime uğramıştır. Buna örnek olarak mitsel yönden yılan Leviathan hikayesi, sosyo-kültürel yönden eşi ölen kadının eşinin erkek kardeşi, eğer yoksa babası ile evlendirilmesi (ki bu eski bir Hint geleneğidir) uygulamaları verilmiştir. (Bu durumun halen daha toplumumuzda var olması oldukça ilginç bir konu benim için).

Bu etkileşimler sonrası tek tanrılı dinler gelişmeye başlamıştır. Fakat Semavî dinlere geldikçe tanrı da eril bir sıfata bürünmüştür. Örneğin İbrani yasaları erkeği kadının hakimi olarak görmeye başlamış, bu da kadını ikincil duruma düşürmenin önünü açmıştır. Öyle ki kadının, toplum içinde sosyal olarak, aile içinde birey olarak ve tabi ki hukuki yönden de hakları yok sayılıyordu.
İşte bu baskıcı eril dönemler başladıktan sonra Tanrıçalar karanlık kötücül varlıklar olarak tanımlanıp yılanlar ile tasvir edilmiş, erkek tanrılar tarafından öldürülme hikayeleri yazılmış ve onların ölümü ile aydınlık, erkek tanrılar tarafından sağlanmıştır.

Bahsetmek istediğim en önemli konulardan biri de Tapınak Fahişeliğidir. Bu konuda da Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği oldukça sağlam bir kaynaktır. Devam edersek, pek çok toplumda bu kadınlar, uzun dönemler boyunca kutsal sayılmıştı. Bu anlayışa göre kutsal fahişeler tanrıça adına cinsel ilişkiye girer, bunu ibadet olarak yapar ve günahsız sayılarlardı. Ve tabi bu kutsal faaliyetler bereketin ve doğumun da tasviriydi. Burada aklıma şu sorular geliyor. Tanrıça inancının doğması kadınların kendi bedenlerinden bir başka beden meydana getirebilmesi miydi? Kadınlar yaratıcı özellik mi taşıyordu? Tanrılar mı kadındı, kadınlar mı Tanrıydı? Neyse bu sorular bir süre daha beklesin kafamda ve biz devam edelim. Zamanla atayanlı anlayışın yerleşmesi için doğan çocuğun babasının belli olması gerektiği anlayışı doğdu. Bunun için de yapılması gereken yazara göre kadınların eşleri dışında hiçbir cinsel münasebet yaşamamaları kuralını uygulamaktı. Bu uygulama da kutsal kitaplara ve semavi dinlere kadınların evlilik dışı cinsel faaliyetlerinin lanetlenmesi, günah ve yakıcı sayılması olarak girdi. Örneğin, tecavüze uğrayan kadın nişanlı ya da evli ise taşlanarak öldürülüyordu, çünkü kendisinin "sahibi" olan erkeğe saygısızlıktı bu. Eğer kadın bekar ise de tecavüzcüsü ile zorla evlendiriliyordu. Her halükarda olay öncesi ve sonrasında erkek zorbalığına maruz bırakılıyordu. Fakat erkeklerin cinsel konuda herhangi bir sınırı yoktu. Evli ya da bekar olsun istediği kadar kadın "alabilir" ya da sevgili yapabilirdi. Günümüze baktığımızda da tecavüze yönelik, bunun devam niteliğindeki düşünce sistemi olan "E ama kadın hak etmiştir!" kalıbını sık sık duyuyoruz. Ve tabi bir de görüyoruz ki o dönemden bu döneme dinler değişse de uygulama alanında değişen pek bir şey yok. Kadınlara hiç mi değer verilmiyor yani diyebilirsiniz. Veriliyor evet. Ama daha çok "Anne" oldukları zaman değer kazanıyor kadınlar. Eski çağlarda doğum kutsal sayılırdı. Ben bunun sebebinin, kadının kendi bedeninden insan meydana getirmesinin, tanrı ya da tanrıçaların yaratma yeteneği ile özdeşleştirilmiş olabileceğine yoruyorum. Bu yüzden de annelik kutsaldır inanışının kadınlık ya da insanlık kutsaldır inanışına ket vurduğuna inanıyorum.

İbraniler kendilerine böyle bir din yarattıktan sonra elbette ki bunu sadece kendilerine saklamayacaktı. Bunun için de dinlerini yaymaya başlamıştı. Tevrat'ta da belirtildiği üzere geçtikleri tüm şehirleri yakıp yıkmış, insanlarını kılıçtan geçirmiştir. Savaşçı erkeklerin buralardaki bakire kadınları kendilerine istediği gibi alıp, canları sıkılınca da bırakma hakkı Yahve tarafından tanınmıştır. Bu insanların pek çoğu baskı ve şiddet sonucu Yahve'nin dinini kabul etse de uzun süre Cennetin Ece'sine yani Tanrıçaya tütsüler yakmaya ve yakarmaya devam edenler vardı.

Her ne kadar eril dinin yayılımını İbraniler başlatsa da Hristiyanlar ve Müslümanlar da bu konuya epeyce hizmet etmiştir.

Şimdi gelelim yazarın en çok önem verdiği Havva'nın Ademi'in kaburgasından yaratılması ve cennetteki yasak meyve hikâyesine.

Bu hikayenin Sümer inanışına dayandığı konusunda ciddi iddialar vardır. Bu konuya dayanak olan miti kısaca anlatmak istiyorum. Sümer Bilgelik Tanrısı Enki, Ana Tanrıça (aynı zamanda Bereket Tanrıçası) Ninhursag tarafından yenmesi yasaklanan sekiz bitkiyi yer. Bunun üzerine Ninhursag Enki'yi lanetler ve ortadan kaybolur. Enki'nin lanet sebebiyle sekiz ayrı organı hastalanır. Buna çok üzülen diğer tanrı ve tanrıçalar Ninhursag'ı bulur ve Enki'yi iyileştirmesi için ona yalvarır. Bunun üzerine Ninhursag Enki'nin hasta olan her bir organı için birer Tanrı/Tanrıça yaratır. Bunların içerisinde hasta olan kaburgası için yaratılan Tanrıça Ninti de vardır. Ninti Sümer dilinden günümüz dillerine " yaşamın hanımı" yahut "kaburganın hanımı" olarak iki ayrı şekilde çevrilmektedir. Havva (Eva) kelimesi ise köken olarak "canlı, yaşayan, hayat" anlamlarına gelmektedir. Bu sebeple kaburgadan yaratılma hikayesi ile bu hikaye birbiri ile bağdaşırılmaktadır.

Ama olay kaburga inanışı ile bitmiyor. Bunun bir de "yılan hikayesi" ve "yasak meyve" kısmı var. Bunların da kaynağına aşağıdaki inanışların sebep olduğu belirtiliyor.

Eski dönemlerde; Yılan Tanrıça, Yılan Kuyruklu Tanrıça, Yılan Hanım, Kobra Tanrıça, Piton Tanrıça anlayışları mevcuttu. Bunlar düş yorumu, kehanet, bilgelik özelliklerine sahip tanrıçalardı. Akdeniz'in doğusunda Kenan bölgesinde geniş bir alanda yılan tasvirli buluntular kitapta, bu anlayışa ispat olarak sunulmuştur. Mezapotamya, Mısır ve Girit çevresindeki buluntular ve söylenceler de bu inanışın etkileşim yoluyla yayılmış olabileceğine dair yorumlar getirmeye yardımcı oluyor. Bu inanışların ortaya çıkışında ise yılan sokması sonucu kişilerin zehrin etkisi ile duyarlılıklarının aşırı artması, çeşitli halüsinasyonlar görmesi ve bilinç kayması yaşamaları etkili olmuştur şeklinde yorumlar vardır.

Yasak meyve inancı için ise şu bağlantılar sunuluyor. Yunanistan'da, Girit'te bilinen Tanrıça Gaia tarafından hediye edilen dibinde bir yılanın olduğu yasak meyveli, iyilik ve kötülük bilgisi ağacı, yine Mısır'da anlatılan tanrıça tarafından korunan, meyvesinden yemenin Tanrıçanın etini suyunu yemek olarak algılandığı ve yiyenlere ölümsüzlük getirdiğine inanılan kutsal bir ağaçtan söz edilirdi. Bu ağaçların yemişleri ile alakalı altın meyve, elma, incir, dut şeklinde yorumlar mevcuttur.

Tüm bu hikayelerden yola çıkarak meydana geldiği söylenen Adem ve Havva hikayesinde suçlu elbette ki Havva'dır. Hikayeye göre, Havva'ya öğüt veren yılan onu yoldan saptırıyor, Havva'yı yani kadını dinleyen Adem de onun yüzünden yasak meyveyi yiyerek yoldan çıkıyor. Bu hikayeye dayanan baskıcı eril anlayışa göre, erkek kadını dinlememelidir. Çünkü kadın erkeği cinsel yönden kışkırtan, tanrıya karşı meydan okumaya ve baş kaldırmaya iten unsurdur. Semavî dinlere göre; kadınlar erkeklere boyun eğmeli, onların efendisi olduğunu itaatkar şekilde kabul etmeli, gerektiğinde kadın şiddet ile baskılanmalıdır ki Tanrı'nın buyrukları yerine getirilmiş olsun.

Olayın özü itibariyle erki elinde bulundurabilmek için, dini dayatmalar ile eril siyasal sistemi çok uzun zamanlar boyunca tekelleştiren erkeklere karşı, 1700'lü yılların sonunda aydınlanma hareketleri ile birlikte feminist dalgalanmalar başlamıştır. 1800'lerde yavaş yavaş güçlenmeye başlayan bu hareketler halen daha kadın erkek eşitliği için mücadele etmeye ve daha da güçlenmeye devam etmektedir.

Eşitlik konusundaki şahsi düşüncemi de buraya eklemek istiyorum. Bir toplumda, tek bir cinsin hakimiyeti aydınlıklara değil, karanlıklara yapılan bir yolculuktur. Yaşama ve insanlığa hizmet, ancak ve ancak iki cinsin işbirliği ile mümkündür. Yaşam denge üzerine kurulu iken cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı dengesizlik gelişime kaynak olabilir mi? Cinsiyet eşitliğini savunmayan bir erkek aklından, zekasından, bilgisinden emin midir? Özgüven sahibi midir? Benim için bu soruların cevabı "Hayır!" dır. Peki cinsiyet eşitliğine karşı çıkan bir kadın için ne söylenebilir? Baskıya ve kısıtlanmaya alıştırılmış, korku yüklenerek güzel ve kazançlı olanın boyun eğmek olduğuna inandırılmış olabilir mi? Benim için bu soruların cevabı "Evet!" tir.

Son olarak şunu söylemek ve incelemeyi bitirmek istiyorum.

Türkiye'de kadın-erkek eşitliğine en büyük "ilk" hizmetleri yapan kişiye, yani Ata'mız Mustafa Kemal Atatürk'e büyük minnet borçlu olduğumuzu unutmamalıyız. Bu doğrultuda bizler de eşitlik ve uygarlık mücadelesinde elimizden gelen her şeyi en iyi ve en doğru şekliyle yapmalıyız.

Teşekkürler Ata'm.
294 syf.
·8 günde
Ana tanrıça inancının gelişimini daha sonra ataerkil dinler tarafından nasıl yavaş yavaş ortadan kaldırıldığını Merlin Stone kronolojik ve bölgesel olarak mükemmel açıklamış. Arkeolojiyle, mitlerle ilgili çok güzel bilgiler verip çok fazla kaynakça sunmuş. Kesinlikle okunması gereken kitaplardan.
Simone de Beauvoir, kadınlara uygulanan baskıyı ele aldığı klasik incelemesi Kadın İkinci Cins adlı yapıtında eril dinlerin erkekler için ne kadar elverişli olduğunu alaycı bir duyarlılıkla anlatır. Beau­voir'a göre, "Erkeklerin, yazdıkları yasaları onaylayan bir tanrıya sa­hip olmak gibi bir üstünlükleri vardır; kadınlar üzerinde mutlak yetke­lerini kullandıkları için, bu yetkenin onlara Yüce Tanrı tarafından ba­ğışlanmış olması da bir talihtir. Bütün öbür dinlerin yanı sıra, Yahudi­likte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta erkeğin efendiliği tanrısal bir haktır; dolayısıyla Tanrı korkusu, ezilen kadınların başkaldırıya yöne­lik bütün tepilerini bastırır."
...erkek kadından değil, kadın erkektendir. Kadınlar kilisede sessiz kalsın, çünkü konuşmalarına izin verilmemiştir; onlara boyun eğip söz dinleme­leri buyrulmuştur, yasa böyle söyler. Eğer bir şey öğrenirlerse, kocalarına evde sorsunlar; çünkü kilisede konuşmalan ayıptır. (Korintoslulara I, 11:3, 7, 9)
Düşmanlarınızla savaşırken Rabbiniz onları ellerinize bıraktığında ve bazıları­nı tutsak aldığınızda, tutsaklar arasında güzel bir kadın görür de beğenirseniz, onunla evlenebilirsiniz. Onu evinize getirin, saçlarını traş etsin, tırnaklarını kessin ve tutsak edildiğinde üzerinde bulunan giysilerini çıkarıp atsın. Sonra evinizde kalsın ve tam bir ay boyunca anasıyla babasının yasını tutsun. Bun­dan sonra onunla sevişebilirsiniz; siz onun kocası o da sizin karınız olsun. Ama artık size hoş görünmüyorsa, bırakın gitsin. Onu satmamalı, sert davran­ mamalısınız, çünkü isteğinizi onunla yerine getirdiniz (Tesn. 21:10-14).
İbrani yasalarına göre kadınların boşanma durumunda para ya da mal alma hakkının olmadığını, sözü geçerli sayılmadığı için de bir işe giremediğini eklemek istiyorum. Bütün bu yasaların içinde en sarsıcı olanı, evlenmeden önce kızlığını yitiren bir kadının taşlanarak ya da yakılarak öldürülmesi gerektiğini söyleyen yasadır, bu ceza Yakındo­ğu'daki hiçbir yasa kitabında yoktur; gene İbrani yasalarına göre bekar kadın bir ırza geçme olayına kurban giderse, ırzına geçen kişiyle ev­lenmeye zorlanır; nişanlı ya da evliyse ırzına geçildiği için öldürülene kadar taşa tutulurdu.
Girit'te anaerkillik (ana yönetimi) olarak tanımlanan türden geleneklerin sür­dürülmüş olma olasılığı büyüktür. Bu gelenekler, bir bebek doğduğunda babasının kim olabileceğinin anlaşılamadığı ilkel topluluklarda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle çocuklar analarının adını alıyor, miras da ana soyuna geçiyordu. Bu tür ilksel gelenekler Batı Anadolu'da klasik çağlarda da varlığını sürdürmüş­tür. Dolayısıyla Anadolu'nun batı kıyılarında yaşayan Karyalılar arasında İ.Ö. dördüncü yüzyılda soy hala ana yoluyla ilerliyordu; Karya'nın güneydoğusun­ da yer alan Likya'da da çocuklara analarının adı veriliyordu.
Yasa Levili kızlar için "Bir papazın kızı yosmalık ederek kendini lekelerse, babasını da lekelemiş sayılır ve yakılır" der (Levililer 21:9). Yasaları yazanlar Levililer olduğuna göre, kendi kız çocuklarını yaka­rak öldürme konusunda gösterdikleri bu gönüllülük, onların kadın cin­sel özerkliği karşısında takındığı tutumu açıkça gözler önüne sermektedir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Tanrılar Kadınken
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
294
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753881210
Kitabın türü:
Orijinal adı:
When God was a Woman
Çeviri:
Nilgün Şarman
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Payel Yayınları
Bu kitabın birçok insanı, bu konuyu kendi adına araştırmaya iteceğini umuyorum; böylece belki bir gün geçmişin olaylarını daha iyi anlayabilir, bile bile ya da dikkatsizlik sonucu gizlenen konuları açığa çıkarabilir, olgu diye bakılan temelsiz birçok varsayıma meydan okuyabiliriz.
Merlin Stone



toplama edimlerinin bir uzantısı olarak tarımın gelişmesine kadınların yol açtığını öne süren, herkesin kabul ettiği kurama uygun olarak, uygarlığa bu armağanı bağışlamış kadın tanrılar her yerde görülüyordu. Tarımsal gelişimin ilk kanıtlarının bulunduğu Mezopotamya'da Tanrıça Ninlil, halkına ekim ve hasat yöntemlerini öğrettiği için ululanıyordu. Bazı söylenceler kadını savaşlarda önder; güçlü ve yürekli bir cenkçi olarak tanımlar. Sonraları klasik Yunan edebiyatının Amazonlar adıyla andığı kadın askerlerle ilgili sayısız kayıt, Tanrıçaya yiğit bir savaşçı olarak tapınıldığını göstermektedir. Amazonların kadın tanrılara gösterdiği saygıyla ilgili öyküler daha kapsamlı bir biçimde incelendiğinde, Libya, Anadolu, Bulgaristan, Yunanistan, Ermenistan ve Rusya topraklarında avlanıp savaşan savaşçı tanrıçalara tapınan kadınlar apaçık görülür; ayrıca bunlar günümüz yazarlarının bizi inandırmaya çalıştığı gibi söylence düşlemleri de değildir. Bu kitabın birçok insanı, bu konuyu kendi adına araştırmaya iteceğini umuyorum; böylece belki bir gün geçmişin olaylarını daha iyi anlayabilir, bile bile ya da dikkatsizlik sonucu gizlenen konuları açığa çıkarabilir, olgu diye bakılan temelsiz birçok varsayıma meydan okuyabiliriz.

Kitabı okuyanlar 23 okur

  • NALAN KARAGÖZ
  • mizgin
  • Sîpan Noyan
  • Ömer
  • Demet
  • Loran Özer
  • Ayşegül Umay
  • Namu
  • Rojda Barış
  • Ecem

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33.3 (2)
9
%33.3 (2)
8
%33.3 (2)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0