Melankoli nedir? Bir hastalık mıdır yoksa bir kişilik özelliği midir? Bu soruların cevabı çağdan çağa farklılık göstermiştir. Melankoli kavramı ilk kez ortaya çıktığı zamanlarda bir farklılık olarak görülmüş ve kötüyle temsil edilmemiştir. Hatta melankolik olma durumu sanatçı ruhuyla özdeşleştirilmiş ve melankolik insanların dünyayı farklı algıladıkları düşünülmüştür. Fakat ortaçağa geldiğimizde hem melankolinin tanımı hem de melankolik kişilere olan bakış değişmiştir. Bunun başlıca sebebiyse kilise olmuştur. Kilisenin etkisinin tüm Avrupa'yı sardığı skolastik dönemde çoğu konuda olduğu gibi melankolide de tanımı kilise yapmıştır. Kilise melankoliyi hoş görmemiş, melankolik kişileriyse tanrıya karşı gelmekle suçlamıştır. Melankolinin insanı tanrıya karşı tembelleştirdiğini ve tanrıya karşı sorumluluklardan alıkoyduğunu öne sürmüştür. Büyük bir anlamsızlık içerisinde olan melankolik kimselerin tanrıdan uzaklaştığını ve zamanla şeytanlaştığını düşünen din adamları türlü cezalara ve itibarsızlaştırmalara başvurmuş ve melankoliklerin toplum tarafından dışlanmasına da sebep olmuşlardır. Ortaçağdan önceki zamanlarda melankolik insanlara karşı sempati duyan halk zamanla melankoliye karşı antipati geliştirmiş ve bu insanlara şeytan gözüyle bakmışlardır. Melankolik insanlar toplatılmış, tedavi bahanesiyle türlü yerlere hapsedilmişlerdir. Skolastik düşüncenin yıkılmasının ardından reform hareketlerinden günümüze kadar gelişen-değişen bilim, felsefe ve tıp ışığında melankolinin tanımı da değişmiştir. Günümüzde melankoli en basit haliyle, kişinin az hareketli ve normalden daha heyecansız bir hayat tarzı sürdüğü, tatmin hissinin yetersiz kaldığı depresyondan kaynaklı bir duygudurum bozukluğu olarak tanımlanmaktadır. Kimi düşünürlere göreyse melankoli bir uyanık olma durumudur.
Korku duygusunu çok iyi bir şekilde okuyucuya aktaran Korku kitabı, Stefan Zweig'in sayfalar üzerinden içimize işlettiği ve yarattığı karakterler sayesinde derinlerimize tezahür ederek onlarla aynı şeyleri biz okurların da duymasını, görmesini hissetmesini sağladığı bir başyapıtıdır. Ana karakterin kocasına ettiği ihanetten dolayı duyduğu korkuyu ve bu korkunun zamanla pişmanlığa evrilişini tüm evreleriyle okuyucuya yaşatan, hiçbir detayı atlamadan, işi oldu da bittiye getirmeden etkileyici bir şekilde işleyen yazar adeta bizi kitabın içine çekiyor ve ana karakterle bütünleştirip, onunla korkup onunla pişman olmamızı sağlıyor.
Yazar, okuruna ders vermek istiyor ve bunu okurun gözüne sokmadan yapıyor. Kitap, sorunların nasıl çözüleceğini düşünmemiz için biz onu okurken sanki bize zaman tanıyor. Daha da iyi bir şekilde ifade etmem gerekirse "Şimdi ne yapmalı?" "Ben olsam ne yapardım?" Dedirtiyor ve bunu aynı zamanda kitabı okurken düşünebiliyoruz. Çünkü yazarın oldukça akıcı bir dili var ve olaylar da yorucu ilerlemiyor ve yaşanan sorunları sanki bizim sorunlarımızmış gibi benimsiyoruz. Kitap ile okur arasında bu sayede etkileşim daha da artıyor.
Yazarın ihanet hakkında vermek istediği derse gelecek olursak da... Yazarın yarattığı koca karakteri ne kadar merhametli ve affedici olsa da bence yazar kitapta ihanete ve ihanet edene hiç acımıyor. İhanet eden karaktere en katlanılmaz acıyı hissettiriyor, korkuyu, kaybetme korkusunu. Ve bir şeyi kaybetmekten ne kadar korkarsan onu o kadar iyi tanımaya başlarsın diyor adeta yazar. Kadın kocasını her geçen gün canı daha da acıyarak daha çok tanıyor. Onunla birlikte biz de korkuyoruz ve bizim de canımız acıyor. İkilemde kalıyoruz. Bir yanımız onun bu acılardan kurtulmasını isterken diğer yanımızsa bunu hak ettiğini söylüyor. Bir
Ay Işığı Sokağı oldukça karamsar bir tonla yazılmış ve sürekli bir umutsuzluk dayatması var. Stefan Zweig'in intihar eden bir yazar olduğunu düşünürsek bu gayet normal geliyor. Kitaba gelecek olursak, kitapta hayatının aşkını bulan ve onu kendi elleriyle yitiren bir adamın yaşadıklarını bize perişan bir halde anlatışına ve yardım dilenişine tanık oluyoruz. Kitap bu kısa olayı oldukça güzel bir şekilde anlatıyor. Ay Işığı Sokağı'ndan geçmekte olan karakterimiz barda bazı olaylara tanık oluyor ve kısa hikaye böylece başlamış oluyor. Bir zamanlar ona delice aşık olduğuna inandığı fakir ama gururlu karısının gururunu nasıl incittiğini ve sürekli ondan üstün olduğunu kadının ağzından övgüler duyarak duymak istemesinin nasıl bir sonuç doğurduğunu anlatan ve ne yaparsa yapsın karısına değiştiğini kabul ettiremediğini, değiştiğine inanan değişmez bir adamdan dinliyoruz. Bu cimri ve değişmez adam ona yardım etmezsek kötü şeyler olacağını söylüyor ve son kez yardım istiyor. Bu son yardım çağrısına da kulak asmadan iğrenir bir şekilde oradan ayrılan karakterimiz uyumak için oteline dönüyor, uyuyor...
Kitapta insanın değişebilmesinin, aşkı için bazı şeylerden feragat edebilmesinin ve mütevazılığın ne denli önemli olduğuna dikkat çekmek isteyen yazar bunu oldukça güzel bir şekilde okura aktarıyor.
Ay Işığı SokağıStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202182bin okunma
Bu kitabı incelemek nasıl bir şey deseler incelerken bile idam mahkumunun yaşadıklarını hissetmek gibi bir şey derim. Ne zaman kitapla ilgili bir şey geçse yine içim sızlar, kızıyla son günündeki o konuşması aklıma gelir, mahkûmun yaşadıklarını düşünürüm. Kitabın son bölümünü değiştirip mahkemenin mahkûmu affetmesini isterim. Bir kitap ancak bu kadar ince olup bu kadar etkili olabilir.
Victor Hugo
Çok güzel bir kitap. Rusların Kırım Türklerine neler yaptığını anlatıyor. Her Türk'ün okuması gereken bir kitap. Etkilenmemek elde değil. Okuyacak olanlara tavsiyem geç kalmasınlar.
Onlar da İnsandıCengiz Dağcı · Ötüken Neşriyat · 20203,476 okunma