Kayıp Zamanın İzinde, upuzun bir yolculuk. Bir kez bu yolculuğa hazırlıklarımı yapmadan çıkmış biri olarak; gördüklerim, yaşadıklarım aklımı başımdan alsa da hep bir eksik vardı. Sayfalar dolusu betimlemeleri, hayalleri, hatıraları okurken ne kadar etkilensem de derinliğine inemiyordum. Sürekli kendime sorular soruyordum; geçmişi hatırlamayı Proust neden bu kadar abartmış, diye. Öyle ya çoğumuza göre zaman doğrusaldır; doğar, büyür, gelişir, yaşar ve ölüme gideriz nihayet. Proust zamanın lineer ilerlemediği düşüncesini kurguyla felsefeden alıp edebiyat dünyasına taşımıştır. Bu düşüncesinin oluşmasında etkilendiği, hatta derslerine katıldığı Henri Bergson’un izlerini seride bariz şekilde görmek mümkün.
Proust, çocukluğundan itibaren astımla mücadele eder. Kauçukla yalıtılmış odasında geçirir zamanının çoğunu. Varlıklı ve saygın bir burjuvazi olan ailesinin istekleri ile Proust’un istekleri çatışır hep. Ailesi onun ‘’normal’’ bir meslek sahibi olmasını ister. Onlara göre edebiyat bir meslek değildir. Proust, ailesinin arzularına uymaya çalışarak bazı işlere başlar ama devam edemez. Dergilerde makale yazarak yazın dünyasına adım atar. Swann'ın Bir Aşkı’nı yazdığında kendi imkânlarıyla yayımlatır. 1913’te yazılan ilk kitap, 1930’a kadar okunmaz, ilgi görmez okurlardan ve edebiyat çevresinden. İkinci kitabı yayımlanıp üzerine Goncourt Ödülü’nü de alınca dikkatleri çeker üzerine ve tanınmaya başlar hızla.
Romanda Proust, ''belleğin geçmişi kurgulayıcı rolünün'' örneklerini verir. ‘’Geçmişi kurgulamak’’ kulağa garip geliyor. Nasıl yani geçmiş bizim hatırladığımız gibi değil mi? Bu mümkün mü, hatırlarken anılarımızı değiştirmemiz, eklemeler yapmamız? Belleğimizin yaptığı aslında bir tür savunma imiş, zamanda kendini var etme, inşa etme çabası. Açıkçası seriyi ilk okuduğumda