Merhaba sevgili Opiaalar okuyucuları, bugün sizlerle birlikte Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Huzurromanından bahsedeceğiz. Romanın en dikkat çekici özelliği, aktüel zaman diliminde, yalnızca bir günü kapsayacak şekilde kurgulanmış olmasıdır. Ancak bu sıradan bir gün değildir; İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, İstanbul’dageçer.
Anlatı, Mümtaz’ın gözünden ilerler. Mümtaz’ın gözünden tarih, Mümtaz’ın gözünden aşk, Mümtaz’ın gözünden savaş ve Mümtaz’ın gözünden insan… Bu noktada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında bir panorama kurma çabası içinde olduğunu söylemek mümkündür. Yazar, bireysel olanı toplumsal ve tarihsel olanla iç içe geçirir.
Roman dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz. Ancak bu bölümleri yalnızca karakter merkezli okumak eksik kalır. Çünkü bu kişiler, romanın ana merkezinde yer alan Mümtaz için birer karakter olmanın ötesinde, farklı ruh hâllerinin ve düşünsel yönelimlerin sembolleridir. İhsan aklı ve sükûneti, Nuran estetikle yoğrulmuş geleneği, Suad sınır tanımaz karanlığı temsil ederken; Mümtaz tüm bu uçlar arasında sıkışmış modern bireyin kendisidir.
Romanın katmanlı yapısı, okura doğrudan bir olay örgüsü sunmaktan çok bir bilinç hâli verir. Metin boyunca savaşın ayak sesleri duyulur; değişen insan, iyi–kötü çatışması, İstanbul manzaraları ve musikî eşliğinde ilerleyen sahneler dikkat çeker. Kavuşamayan âşıkların hicranı, geleneğe bağlı ilişkilerde üçüncü kişilerin varlığı, “salt kötünün” sınır tanımazlığı, kadının duruşu ve toplumun kadına bakışı gibi pek çok mesele Tanpınar tarafından doğrudan ya da dolaylı biçimde ele alınır.
Tanpınar için zaman; geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan parçalı bir yapı değil, kesintisiz bir akıştır. Bu anlayış, romanın kurgusunda olduğu kadar dilinde de kendini hissettirir. Yazarın en