Zeynep Esma Kızılarslan

Zeynep Esma Kızılarslan
@Opiaalar
Kabına sığamayan şiirlerini yazılarını dökmek isteyen nilüfer çiçeği
23 Nisan
77 okur puanı
Eylül 2024 tarihinde katıldı
Puan vermedi·72 syf.··
2026 9. kitabı
Merhaba sevgili opiaalar Bugün sizinle beraber Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre eseri hakkında bilgi verip bir inceleme gerçekleştireceğiz. Vatan Yahut Silistre oyunu, "Dava Tiyatrosu" olarak adlandırabileceğimiz türler arasındadır. Namık Kemal, tiyatroda romantizm akımını benimsemiş ve bu minvalde kalem oynatmıştır. Dört perdelik oyunun konusu, Kırım Savaşı sırasında geçer. İlk perdede mekân Manastır iken, diğer perdelerde Silistre’dir. Eserde, Silistre Kalesi’ni kurtarmak için askerlerin gösterdiği fedakârlık ve kahramanlık anlatılır. Bu kahramanlık anlatısında, bir avuç gönüllünün kurtarabileceği vatanın her karış toprağına kutsallık atfedilir. Eserde güçlü bir isim sembolizasyonu mevcuttur. Bunu ana karakterler olan İslam Bey ve Zekiye Hanım üzerinden görürüz. İslam Bey, Namık Kemal için "Yeni Türk Genci"nin ne ifade ettiğini anlatmaktadır. Bu genç, vatanı için ölmeyi göze alabilen kişidir; arkasında bıraktıkları için ne kadar üzülse de asıl olan mevcut vatandır. Namık Kemal'in vurgulamak istediği "vatan duygusu" ve dava tiyatrosu kimliği buradan gelmektedir. Namık Kemal’in vurguladığı bir diğer nokta ise bizzat Zekiye karakteridir. Zekiye şöyle der: "Onun uğruna ölünecek vatanı var." Zekiye; vatan kavramını, vatanperverliği ve vatan sevgisini İslam Bey sayesinde öğrenir. Böylece metindeki ferdi duygular, milli duygularla birleşir. Zekiye, oyunda kılık değiştirip "Adem" adını alarak bir erkek kılığında gönüllülerle beraber vatanı kurtarmaya gider. Ancak onun vatanı ilk başlarda İslam’ın, yani sevdiğinin yanıdır. Şahsi bir okuma olarak şunu söyleyebilirim ki; Zekiye aslında öfkelidir. Babası şehit düşmüş (ya da o öyle biliyor), annesini ve kardeşini kaybetmiştir. Hayatında tutunabildiği tek kişi olan İslam Bey’i de "vatan" denilen, "savaş" denilen olguya feda
Vatan Yahut SilistreNamık Kemal · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202427,5bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·524 syf.··
2024 49. kitabı
Merhaba sevgili Opiaalar okuyucuları, bugün sizinle birlikte son dönemde popülerliği yeniden artmış olan Masumiyet Müzesi romanına bakacağız. Roman, klasik modern roman özellikleri taşımasının yanı sıra postmodern bir roman olarak da karşımıza çıkmaktadır. 83 bölümden oluşan bu eserin belirgin bir tezi vardır: Aslında bir müze tanıtımının kurgulaşmış hâlidir. Orhan Pamuk, roman boyunca aşkı, İstanbul’un çevresel yapısını, zenginlik ve yoksulluk karşıtlığını, Yeşilçam esintilerini, kültürel yapıyı ve toplumsal dokuyu büyük bir titizlikle işlemiştir. Roman, başkarakter Kemal’in anlatımıyla ilerler. Bölümlere ayrılmış yapısı ise bilinçli bir tercihtir; müze ve müze kataloğu fikriyle uyum içindedir. Bu noktada eserin tartışmalı soruları ortaya çıkar: Romanın konusu aşk mıdır, yoksa hastalıklı bir sevgi mi? Modern bir roman mıdır, yoksa postmodern bir roman mı? Bu tartışma hâlen devam etmektedir. Okuyucu yorumumu belirtmek isterim: Romanı iki kez okumama rağmen yarım bırakmama sebep olan temel dürtü, Kemal’in zihnini hastalıklı bir yapı olarak algılamamdı. Feminist bir açıdan bakıldığında; kadınlar, özellikle Füsun ve Sibel, yalnızca Kemal’in kendi dünyasını ve duygularını yansıtma noktaları olarak konumlandırılmıştır. Öte yandan psikolojik açıdan kıskanç ve bencil bir erkek profiliyle karşı karşıyayız. “Sevgi” ya da adına “aşk” dediği şey, aslında kendi dünyasını aklama çabasından ibarettir. Görmek istediği tek şey, “Ben seviyorum” diyebilmek ve kadınların ona sıkıca sarılmasıdır. Terk edilmekten, boşlukta kalmaktan korkar; bu korkuyu da bir kibarlık maskesiyle örtmeye çalışır. Elbette bu, benim kişisel yorumumdur. Romanı biçimsel olarak ele aldığımızda, eşya ile birey arasındaki ilişki dikkat çeker. Bu durum bizi postmodern anlatı tekniklerine yönlendirir. Yasak aşk,
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,3bin okunma
Puan vermedi·415 syf.··
2026 5. kitabı
Merhaba sevgili Opiaalar okuyucuları, bugün sizlerle birlikte Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Huzurromanından bahsedeceğiz. Romanın en dikkat çekici özelliği, aktüel zaman diliminde, yalnızca bir günü kapsayacak şekilde kurgulanmış olmasıdır. Ancak bu sıradan bir gün değildir; İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, İstanbul’dageçer. Anlatı, Mümtaz’ın gözünden ilerler. Mümtaz’ın gözünden tarih, Mümtaz’ın gözünden aşk, Mümtaz’ın gözünden savaş ve Mümtaz’ın gözünden insan… Bu noktada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında bir panorama kurma çabası içinde olduğunu söylemek mümkündür. Yazar, bireysel olanı toplumsal ve tarihsel olanla iç içe geçirir. Roman dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz. Ancak bu bölümleri yalnızca karakter merkezli okumak eksik kalır. Çünkü bu kişiler, romanın ana merkezinde yer alan Mümtaz için birer karakter olmanın ötesinde, farklı ruh hâllerinin ve düşünsel yönelimlerin sembolleridir. İhsan aklı ve sükûneti, Nuran estetikle yoğrulmuş geleneği, Suad sınır tanımaz karanlığı temsil ederken; Mümtaz tüm bu uçlar arasında sıkışmış modern bireyin kendisidir. Romanın katmanlı yapısı, okura doğrudan bir olay örgüsü sunmaktan çok bir bilinç hâli verir. Metin boyunca savaşın ayak sesleri duyulur; değişen insan, iyi–kötü çatışması, İstanbul manzaraları ve musikî eşliğinde ilerleyen sahneler dikkat çeker. Kavuşamayan âşıkların hicranı, geleneğe bağlı ilişkilerde üçüncü kişilerin varlığı, “salt kötünün” sınır tanımazlığı, kadının duruşu ve toplumun kadına bakışı gibi pek çok mesele Tanpınar tarafından doğrudan ya da dolaylı biçimde ele alınır. Tanpınar için zaman; geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan parçalı bir yapı değil, kesintisiz bir akıştır. Bu anlayış, romanın kurgusunda olduğu kadar dilinde de kendini hissettirir. Yazarın en
HuzurAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 201921,3bin okunma
Puan vermedi·69 syf.··
2026 6. kitabı
Merhaba sevgili Opiaalar okurları! Bugün sizlerle beraber, Stefan Zweig’ın kaleminden çıkan ve Modern Klasiklerimizin içinde yer alan "Olağanüstü Bir Gece" romanının incelemesini yapmak isterim. İlk olarak kitabın yapısından söz edelim; hikaye, 1914 yılının Haziran ayında, Viyana’da yaşayan zengin ve aristokrat bir adamın ağzından anlatılır. Ana karakterimiz hayatı boyunca hiçbir gerçek heyecan, acı veya tutku hissetmemiştir; her şeye karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedir. Karakterimiz bu donukluğu şu sözlerle ifade eder: "Hiçbir şey bana acı vermiyordu, hiçbir şey beni heyecanlandırmıyordu; dünyadaki her şeye karşı, en başta da kendime karşı sonsuz bir kayıtsızlık duyuyordum." Hayatında her şeye ulaşımı kolay olmuş, bu durum ise beraberinde büyük bir tatminsizliği doğurmuştur. Ancak bir gün gittiği bir at yarışında, aslında hiç ihtiyacı olmamasına rağmen bir başkasının biletini çalar. Bu küçük suç, onda derin bir kıvılcım çakar. "İlk kez bir şey yapmıştım, ilk kez kaderin akışına elimi uzatmıştım; bu benim suçumdu, ama aynı zamanda benim ilk gerçek eylemimdir." Bu çalınan bilet ile büyük dönüşüm başlamıştır. O gece Viyana sokaklarında dolaşırken, hayatında ilk kez "yaşadığını" hisseder. Suç, utanç, merhamet ve şehvet gibi duygularla tanışarak o soğuk, donuk kabuğunu kırar; yaşama yetisinden her geçen gün uzaklaştığını fark edip insaniyetini hatırlamaya çalışır. Gecenin ilerleyen saatlerinde ruhundan çıkmaya çalışan benliğini fark edip bağ kurmayı hatırladığını görüyoruz. Zweig’ın paradoksu burada açıkça bellidir: Ahlak ve suç... Her dinde günah sayılan bu hırsızlık, nasıl olur da onu hayata tutundurur? "O an anladım ki, ancak her şeyi kaybeden biri, her şeyi yeniden kazanabilir." Kitapta sınıflar arası farklılığı ve o katı duvarların yıkılışını açıkça görmekteyiz.
Olağanüstü Bir GeceStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2023171,6bin okunma
Puan vermedi·154 syf.··
2025 59. kitabı
Merhaba sevgili opiaalar bugün sizlerle beraber Shakespeare in tragedyasından söz edeceğim büyük kazanlarla bize gelecekten söz eden macbeth eserinden bahsedeceğiz oyun üç birlik kuralına uymuyor fakat kurgu bütünlüğü olarak biz macbethin dönüşümünü göreceğiz bu pozitif bir dönüş değildir. Oyun korkunç bir atmosfer ile başlıyor. Cadıların toplantısı ile başlıyor “gün barmadan her şey biter” cümlesi ile başladığını görüyoruz Savaşçı özelliği ile dikkat çeken macbethin soylu ve erdemliği kimliğini hiçe saydığını gelecekten haber almanın zaafına düşüp yok oluşlığunu görüyoruz layd macbethin yönlendirmesiyle eline kan sürülüşünü görüyoruz ilk masumiyet kaybettiği cinayeti erdemli kral duncanın öldürülüşü ile sınır tanımayan bir canavara dönüşür . Cadıların diğer kehanetlerinin gerçeklemesinden korkan macbeth soy ondan geçmemesi için banquoyu öldürdükten sonra hayalet ile yaşamaya mahkum ve korkusuz bir hale dönüşüyor ve olaylar dizisi devam ediyor. Oyunun sosylojik ve psikolojik tahlilini yapıyor olsaydık layd macbeth ve diğer karakterlerden söz etmemiz gerekirdi. Üslubu şiirsel cümleler tesadüfi değildir sahneler arası gönderimler söz konusudur. Olaylara doğaüstü varlıkların katılması masalsı ve o karanlık atmosferi geliştiricidir . Kitapta asıl kurgu macbethin dönüşümü üzerindedir . O canavarlık zaaflara kurban gidişleri kendi katlini getiriyor. Korkusuz kaldığı anda gerçek korku ve kaygı soluk gibi peşindedir. Shakespeare oyunlarında tabiaattan yararlanan bir yazar oluşu oyunlarında yararlandığı disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki sevgili okurlarım kendi canavarınız ile yüzleştiniz mi ? Ve zaaf en büyük zaafiyet değil midir?
MacbethWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202529,5bin okunma