Papazın yirmi yıl sonraki değişmiş hali beni korkutmuştu. Yaşlı görünmesini kastettiğimi sanacaksınız. Hayır, ondan değil! Tersine, papaz daha genç görünüyordu. Ve o hali bana geçen zaman hakkında bir ders vermişti.
Bizim Betterton sanırım artık altmış beşindeydi, yani onu son gördüğümde kırk beş -benim şimdiki yaşım- olmalıydı. Annemi gömdüğümüzde tıraş fırçası gibi çizgi çizgi kırları varken artık saçları tamamen ağarmıştı. Ona rağmen onu görür görmez ne kadar genç durduğuna şaşırmıştım. Onun basbayağı çökmüş yaşlı bir adam olmasını beklerken o hiç de öyle ihtiyar değildi. Çocukken kırkın üstündeki herkes bana işi bitmiş birer enkaz gibi gelirdi, onları aralarında neredeyse hiçbir fark olmayacak kadar yaşlı görürdüm. Kırk beşlik biri bana şimdi şu altmış beş yaşındaki yalpa yürüyen adamın göründüğünden daha ihtiyar görünürdü. Oysa şimdi -Tanrım!- ben kırk beştim. Ve bu beni korkutmuştu.
Yirmi yıldır görmediğiniz toprakları tekrar görmek değişik bir tecrübe. Hatırladıklarınız çok ayrıntılı ama hep yanlıştır. Mesafelerin hiçbirini tutturamazsınız ve belli başlı noktalar yer değiştirmiş gibidir. Hep, şu tepe eskiden çok daha dik değil miydi, şu dönemeç öbür tarafa doğru değil miydi? diye düşünürsünüz. Bir de aslında gayet doğru olmakla beraber sadece belli bir zamana ve mekâna ait olan hatıralar vardır. Sözgelimi ıslak bir kış günü, bir çayırın köşesinde otların yemyeşil olduğunu, hatta neredeyse maviye çaldığını, likenle kaplı çürük bir kapı sövesini ve çayırın ortasında durup size bakan bir ineği hatırlarsınız. Ve yirmi yıl sonra oraya gittiğinizde ineğin orada dikilip aynı ifadeyle size bakmadığına şaşırırsınız.
O yıl bir şeyi öğrenip öğrenmediğimi bilmiyorum ama öğrendiğim birçok şeyi unuttuğum kesin. Ordunun verdiği alışkanlıktan bende eser kalmadı ve roman okumakla geçen yıl kaptığım fikirler aklımın bir köşesine itildi. Yollarda olduğum süre boyunca dedektiflik hikâyeleri hariç hiç kitap okuduğumu sanmıyorum. Artık entel değildim. Modern hayatın gerçeklerine ayak basmıştım. Nedir peki modern hayatın gerçekleri? En başta geleni, bir şeyler satmak için daimi, delice bir çaba içinde olmaktır. Çoğu insanda bu, kendini satmak şeklini alır; yani bir iş bulup onu sürdürmek. Aklınıza hangi meslek veya uğraş gelirse gelsin, savaştan beri peşinde de çalışan sayısı pozisyon sayısından fazla olmalı. Bu durum hayata tuhaf bir dehşet kazandırmıştır. Batan bir gemide on dokuz yolcu ve on dört cankurtaran yeleği olması gibi. Bunun nesi modern diye sorabilirsiniz. Savaşla ne ilgisi var diye. Doğrusu, bir ilgisi var gibi geliyor. Durmamacasına uğraşıp didinmek zorunda olduğunuz, bir başkasının elinden kopmadıkça hiçbir şeye sahip olamayacağınız, işinizin peşinde hep bir başkasının olduğu, gelecek ay veya daha sonraki ay personel çıkaracakları ve bu sefer piyangonun size vuracağı hissi... işte bu, kalıbımı basarım, savaştan önceki hayatta yoktu.