Okuduğum kitapların birer özetinden ziyade bende yarattığı etkiyi ve düşünceyi yazmak daha faydalı geliyor. Herhangi bir anda bu yazıya denk gelen birisi ise zaten kitabın ne olduğundan ziyade bir başkasında yarattığı etkiyi merak etmesi daha olası. Hele de bu kadar popüler bir kitap olunca.
Sabahattin Ali yaşadığı dönemde ne kadar istenmeyen adam olsa da günümüzde popüler bir yazar olduğu için ve çevremde çoğu kişinin kitabı okuduğunu varsayarak yazmam daha mantıklı(aslında yazılarımı gelecekteki Oğuzhan’a bir not, hemde okuduklarımı daha verimli hale getirmek için yazıyorum).Kitabımız aşk hikayesi gibi başlasa da aslında benim anladığım kadarıyla bir eleştiri romanıydı İçimizdeki Şeytanlar. Kitabın yarısı Ömer ve Macide’nin ani birlikteliği ile gelişen olayları anlatsa da ilerleyen sayfalarda bir çok şeye eleştiri getiriyor. Eleştirilerini ise çoğu roman yazarının yaptığı gibi karakterler üzerinden aktarıyor bize. Hatta bununla da kalmıyor eleştirdiği karakterlerden birisi bizzat roman kahramanlarından birisi.
Sabahattin Ali bana göre üç ana başlıkta yoğun eleştiriler getiriyor. Öncelikle roman boyunca hep gözümüze soktuğu insanın karanlık ve kötü yönlerini (belki kendi kendimizi bile sorgulayacağımız) salt eleştirmektense karakterlerin yaşantısı üzerinden bize aktarıyor. Her ne kadar karakterlerin ki kadar kötücül olmasa da hepimiz çok iyi biliyoruz ki kendimiz de dahil olmak üzere kimse salt iyi yada salt kötü olamaz. Herkesin içindeki şeytan biz kabul edemesek de kimi zaman düşünce dünyamızda kimi zaman ise davranışlarımız ile gün yüzüne çıkıyor. Fakat, ne bunu insan doğasının bir gerçeği olarak kabul etmemizi, ne de yaptığımız her fenalıkta günahı içimizdeki şeytana atabileceğimiz anlamına gelmez. Yine de farkında olmasak da suçu bizden bağımsız olan bir tasvir
Okuduğum dördüncü Zweıg kitabıydı ve artık okuduğum bir hikayenin Zweıg’a ait olup olmadığını anlayabilirim. Ayrıca bu kitap ile birlikte neden yazarın bu kadar popüler olduğunu da anlamış oldum. Normal hikayelerde ve filmlerde yani anlatılan öyküde giriş, gelişme ve sonuca bağlı olarak azalan ve artan bir tempo vardır. Fakat Zweıg’ n kitaplarında tempo hep yüksek. Bu nedenle okuması da çok daha sürükleyici ve kolay oluyor.
Bir Dostoyevski okurken verdiğiniz emeği Zweıg’ da vermiyorsunuz. Bunu elbette iki yazarı kıyaslamak için söylemiyorum ikisi de bambaşka kişilikler. Demek istediğim daha iyi anlaşılması için bu örneği verdim aslında. Çünkü Zweıg düşünsel emek harcamanız gerekmeyen sizin çoğunlukla duygularınıza oynayan kitaplar yazıyor. Okurken heyecan, korku, bunalım, ani mutluluklar gibi duygulara sokuyor genelde ve bunu o kadar iyi yapıyor ki şuan bu kadar popüler olması gayet normal.
Normalde insanın zayıf noktaları olan ve sinemada bile eleştirilen, hikayede bu kadar duygu yoğunluğunun olması (çünkü insanı etkilemek için çok basit bir araç) bir kaçış ve gişeye oynamak gibidir. Tabi bu Zweıg’a Türk dizi senaristi yakıştırması değil. Yazar yer yer karakterler aracılığı ile çok güzel farkındalıklar katıyor insana. Yeni okumaya başlayanlar için ise çok güzel bir adım Zweıg. Yea ben okurken uykum geliyor demeye aralık vermeden her sayfa sonunda diğer sayfayı merak ederek çeviriyorsunuz.
Bu kitabın ismi bile tamda yukarıda bahsettiğim gibi duygusal yoğunluğun habercisi. Daha ilk sayfalarda öğrendiğimiz kocasını aldatan kadının tüm kitap boyunca yaşadığı korkusuna, endişesine, hatta mutluluğuna çok güzel ortak ediyor Zweıg. Aldatan, zengin bir kadının düşünce dünyasını bize çok güzel yansıtıyor ayrıca. Yazımın başından beri duygulara oynuyor desem de zaman zaman çok
KorkuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Yayınları · 2022124,9bin okunma