Olmak yada olmamak işte tüm mesele bu
Hamlet’i duymayanımız yoktur. Hamlet’i duymadıysanız yukarıdaki sözü mutlaka duymuşsunuzdur. Onu da duymadıysanız mağranızdan çıkma vaktiniz gelmiş demektir. Dikkat gün ışığı gözünüzü yorabilir kısık gözle okuyabilirsiniz.
Shakespeare’in daha önce Coriolanus isimli tiyatro eserini okumuştum ve yıllar önce okuduğum ilk tiyatro eseri olduğu için hiç sevememiştim. Hamlet’i okurken aslında anladım olayı ve yaptığım yanlış bakış açısını. Eğer sizin de tiyatro eserlerine karşı bir ön yargınız varsa büyük ihtimal sizde olayın içine giremiyor, mekanı kafanızda tam olarak tasvir edemiyorsunuzdur. Bu sefer mekandan daha bağımsız, hikayenin kurgu kısmından daha ziyade içeriğine, yani diyaloglara odaklanınca daha bir keyif aldım. Hele Hamlet bu diyaloglar konusunda o kadar zengin ve tatlıydı ki isteseniz de başka şeylere kafanız gitmiyor. Fakat şunu söylemeliyim ki bu diyaloglar o kadar şairane ve dolambaçlı ki başlarda bayağı gelmişti. Hatta kahramanımız Hamlet nasılsın sorusuna cevap verirken bile karşısındakine ‘edebiyat yapma be reis sadede gel dedirtiyor’. Ama hemen gözünüz korkmasın bir zaman sonra alışıyorsunuz ve basit konuşmalarda bile ozan atışmasına şahit oluyormuş hissi veriyor.
Çok kısa özet geçmek gerekirse Hamlet’in babası amcası tarafından gizlice öldürülür ve tahta geçerek annesi ile evlenir. Hamlet ise bu durumu kabullenemez. Babasının hayaleti bir gece olanları anlatınca Hamlet bu suikast anını bir tiyatro eserine çevirir ve tüm saray izlerler. İşte buradan sonra işler sarpa sarar. Bu hikaye Aslan Kral filmini izleyenlere de tanıdık gelmiştir. Evet neredeyse benzer olaylar. Birinde olay danimarkada geçerken diğerinde Afrika savanalarında, birisinde insanlar varken diğerinde hayvanlar oynuyor, ve birisinde olay çook trajik
Adını ders kitaplarında sürekli gördüğümüz ama belkide hiç okumadığımız bir yazar Çehov. En sevdiğim yönetmen olan Nuri Bilge Ceylan’ın ise esin kaynağı. NBC’nin filmleri ile Çehov’un hikayeleri arasındaki benzerliği ise hemen anlaşılıyor.
Hikayemiz Rusyanın ücra bir köyünde akli dengesini yitirip deliler koğuşuna yatırılan İvan Dmitriç ile başlıyor. Asıl kahramanımız Andrey Yefimıç ise altıcı koğuşun da bulunduğu hastaneye doktor olarak geliyor. Andrey Yefimıç kasabadaki yaşamdan o kadar bunalıyor ki ancak altıncı koğuşta yatan İvan Dmitriç ile felsefi ve derin konularda konuşabiliyor.
Hatta hikayenin ilerleyen kısımlarında Andrey şu cümleyi kurar.
“Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli!”
Buradan sonra eğer spolier kaygınız varsa devam etmeyebilirsiniz. Ha eğer ben spolier önemsemem önemli olan içeriğin lezzeti derseniz devam edebilirsiz.
Evet yukarıda da söylediği gibi çevresi bu arkadaşlıktan iyice kuşkulanıp Andrey’in delirmiş olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Kendisine yapılan iyi değilsin emekli ol baskılarından sonra posta memuru arkadaşı kendisine seyehatin iyi geleceğini söyleyip birlikte birkaç haftalık bir seyehate çıkıyorlar. Geldiğinde ise yerine bir başka doktor gelmiş kaldığı lojmanı ise yine bu doktora vermişler. Andrey Yefimıç tüm birikimini bu yolculukta arkadaşının kumar borcu için borç verince beş parasız evsiz maaşsız ortada kalıyor. Herşey üstüste gelince Andrey iyice tuhaflaşıyor ve işin ucu ironik bir şekilde deli arkadaşı Dmitri’nin kaldığı altıcı koğuşa düşüyor. Andrey Doktorken Dmitri ile bir sohbetinde acı duygusunun abartıldığını herşeye katlanılabilir olduğunu konuştuktan sonra kendisi bu durumun içine düşünce tüm dünyası değişir. Her gün önünden geçtiği o koğuşun korkunçluğunu
Kitaba geçmeden önce Freud okumak insana kesinlikle farklı bakış açıları kazandırıyor. Elbette birkaç Freud kitabı okuyarak tüm psikolojiyi çözemezsiniz ancak üzerine daha fazla okuma yapacak merakı size sağlayabilir.
Yine başlamadan söyleyebilirim ki Freud genel anlamda zaten bizim için tabu sayılan konularda yazıyor. Bu yüzden duygusal düşünmeyip kitabın bilimsel makalelerden oluştuğunu bilerek okumakta yarar var. Dört farklı makaleden oluşan kitap genel anlamda bildiğimiz sistematik dinlerden bile önce var olan ve ilkel insanların bir nevi dini kabul edilen totem ve tabuyu ( Totem; o kabilenin koruyucu atası olan hayvan yada bitki. Tabu ise ; bildiğimiz anlamda yasak) konu alıyor.
Totem kısmında neden insanların bir hayan yada bitkiyi kutsallaştırdığını tabu olarak ise bazı yasakları ele alıyor. Buradan açıklamak için gerçekten çok derin mevzular ve eksik bir şekilde aktarıp PDR’ci linci yemek istemiyorum. Fakat kısaca bahsetmek gerekirse kitapta ilkel kabilelerin yaşantılarından yola çıkarak günümüzde var olan yasakları açıklamaya çalışıyor. Bu yasaklardan en önemlileri ensest ilişki ve grup içi öldürme. Ensest derken de aslında yine gurup içi cinsel ilişki yasağı. Ensest ilişki önemli çünkü akrabaların birbiri ile evlenmesi kalıtsal problemler yol açıyor. İşte bu problemi tekerlekten bile haberi olmayan ilkel insan nasıl olur da tabulaştırır bunu anlamaya çalışıyoruz. Bir diğeri ise grup içi öldürme.
Tekrar ediyorum bu ilkel kabilelerin henüz günah işledikleri için yanacaklarını düşündüğü bir ahiret inaçları olmamasına rağmen kendi grup arkadaşını öldürmesini engelleyen bir tabusu var. Freud bu konuların çıkarımlarını yaparken Avustralya başta olmak üzere birçok kabileyi ele alıyor. Zaten işin ilginç yanı da birbirinden bağımsız kabilelerin ortak tabularının
Totem ve TabuSigmund Freud · Say Yayınları · 20167,9bin okunma
Platonun kitaplarının ismi genelde sokratesin konuştuğu kişiler olur. Bu kitapta da ünlü retorikçi Gorgias ile diyaloğu yer alıyor. Konu genel olarak retorik olsada konuşmacılar haksızlığa uğramak yada yapmak, mutluluk mutsuzluk, iyi ve çirkin gibi konulara da değiniyorlar.
Sokrates her zaman yaptığı gibi yine karşısındakine bolca soru soruyor ve tartıştıkları konuyu benzetmeler kullanarak önce o benzetmeleri çürütüyor oradan yola çıkarak asıl meseleyi açıklıyor. Bunu yaparkende aslında tam bir İndirgemeci yaklaşım safsatası yapmış oluyor. Diyalorda bolca çarpıtma yanlış akıl yürütme var. Fakat bunun günümüzden binlerce yıl önce geçen bir diyalog olduğunu da unutmamak lazım. Sokratesin kitapta en sevdiğim tespiti ise retoriğin sanat olmadığını açıklamak için yaptığı, günümüz siyasilerini bile açıklayan o tespiti. Sokrates kalabalık önünde konuşanların kalabalığa faydalı bilgi yada temel anlamda bile bilgi veremeyeceğinden, onların asıl görevinin kalabalığı ikna etmek olduğundan bahsediyor. …