Tenhalığı seviyorum, sık görüşülmeyen ama bağı da koparılmayan dostlukları. Sakin mekanları, az rastlanılmayı, kendimle kalmayı, kendimi saklamayı ve de sınırlarımı...
Düşlerin, ruhun bilinçaltı etkenliğinin doğal ürünü olduğu düşüncesine inanıldığında, gerçek düşlerin bir bildiri taşıdığına da inanmak gerekir. Düşlerin yorumu okült bir disiplindir ve kilisenin uğursuz sanatlar diye kovuşturduklarının arasında yer alır. 20. yüzyılda yaşadığımıza ve daha özgür bir düşünceye sahip olduğumuza göre, müşteri yorumlama düşüncesi, bu işe girişimimizi güçleştiren tarihsel ön yargı ile lekelenmeyecek demektir.
Aslında düşler, bilinçdışı ruhun ürünleridir. Bilincin keyfiliğinden kaçmış, yansız ve bir anlıktır. Saf bir doğaya ve doğal gerçeğe dayalıdırlar. Bu nedenle bilincimiz kaybolduğunda, insanın temel doğasına uygun bir davranış kazandırmada eşsiz bir ayrıcalık taşırlar.
Bireysel bilinç, bilinçaltının uçurumlarıyla çepeçevre sarılmıştır. Görünüşte, kendinden emin ve güven vericidir; aslında, kolay kırılır, temeli sallantılı niteliktedir. Güçlü bir coşkun etki, bilincin denge durumunu belli belirsiz biçimde bozar. Bunu dilde yansıtan sözlere sık rastlarız: "Öfkeden kendimi kaybettim", "Şeytana uymuş gibiydi", "Tanınacak durumda değildi", "Aklı başından gitti", "Bunlar insanı deli eder", "Ne yaptığını bilmiyordu" vb. Günümüzde sık kullanılan bu tümceler, bilincin ne denli kolay sarsıldığını gösterir.