Tenhalığı seviyorum, sık görüşülmeyen ama bağı da koparılmayan dostlukları. Sakin mekanları, az rastlanılmayı, kendimle kalmayı, kendimi saklamayı ve de sınırlarımı...
Bugüne kadar tıpta, hastalığı iyileştirmek önyargısı egemendi; son zamanlarda yetkin seslerin yükseldiğini duyuyoruz. Bu düşüncenin yanlış olduğunu, tedavinin hastalığa değil hastanın kendisine uygulanması gerektiğini söylüyorlar. Aynı zorunluluk ruhsal hastalıkların tedavisinde de kendini belli ediyor. Bakış açımız bireyi içermiyorsa, görünür hastalığı tanımamız hiçbir anlam taşımaz. Ruhsal hastalığın dar sınırlar içinde, yeri belli görüngüler halinde bulunmadığını; tersine, bir davranışın ya da bir kişiliğin sayısız belirtilerini yansıtan görüngüler olduğunu kesinlikle kabullenmemiz gerekiyor. Bu durumda kişiliğin tümünü incelemekten başka çare yoktur.
Bilinçaltı kişileşebilseydi, erkekle kadının, yaşlıyla gencin, doğumla ölümün sınırında yaşayan bütünsel bir canlının çizgilerini taşır, hemen hemen ölümsüzlüğe yakın bir biçimde, bir iki milyon yıllık insan deneyimleriyle dop dolu olurdu. Zamanın akıcılığı üstünde, hiçbir şeye karşı çıkmadan gezinir dururdu.
Bir gün yakınlarından biri kendisine: "Allah sizden râzı olsun" deyince şu cevabı veriyor:
- "Önce ben Allah'tan râzı olayım! Evet, önce ben rızâ göstereyim, yâni Rabbimin her bir ihsanına hamdedebileyim. Allah'tan gelen her hediyeyi, bize iyi veya fenâ görünen her şeyi hoş kabul edeyim ve ona lâzım gelen itibârı göstereyim; şikâyetten vazgeçip Allah'tan, önce ben râzı ve hoşnut olayım ki, o da benden râzı olsun."