İyi olacağız… Hem şimdi, hem yarın, hem de yolun o her şeyi temize çeken menzilinde mutlaka iyi...
Ayrı düştüğümüzü sandığımız o uçsuz bucaksız yollarda, aslında hepimiz aynı karanlıktan geçip aynı aydınlığa yürüyoruz. Dönüp durduğumuz bu devridaimde; kimi zaman birbirimizin göğsüne açılan bir yarayız, kimi zaman o yarayı sarıp sarmalayan merhem. Kimi zaman vuran el oluyoruz, kimi zaman o elin altında ezilen mahzun bir yürek.
Üzerimize ne çok zırh, ne ağır kumaşlar giymişiz böyle… İsimler, keskin inançlar, içimizde kor gibi büyüttüğümüz öfkeler, bizi kör eden o mutlak haklılıklar ve sessiz kırgınlıklar. Sonra bir gün, rüzgâr tersine dönüyor ve anlıyoruz; taşımaktan yorulduğumuz bu sıfatların hiçbiri bizden, o saf insanlığımızdan büyük değil.
O gün, göğsümüzün kafesi genişliyor. O gün, kimseyi gözden çıkarıp uçurumlardan aşağı bırakmak gelmiyor içimizden. Çünkü o yabancı dediğimiz gözlerin derininde kendi korkumuzu görüyoruz; bizim gibi özlediğini, bizim gibi yanılıp savrulduğunu, aynı aşkla sevip aynı yasla eksildiğini fark ediyoruz. Bir insanı bütünden silmeye kalkmanın, kendi kalbini ortadan ikiye yarmak, kendi canından bir parçayı koparıp atmak olduğunu nihayet hissediyoruz.
Belki de bu uzun, bu yorucu yolculuğun bütün sırrı buradadır: Birbirimizi yargılamanın o çorak toprağından kaçıp, birbirimizin yüzünde kendimizi tanımayı öğrenmek için.
Günün sonunda ne kadar uzağa fırlatılırsak fırlatılalım, hangi uçurumlardan dökülürsek dökülelim; hepimiz aynı denize doğru koşan, o sarsılmaz hasretle akan sular gibiyiz. Tek bir damlayı bile iten, o koca ummanı da inkâr etmiş sayılır. Ummanı kalbiyle seven ise, en yaralı, en küçük damlayı bile incitmden buyur eder bağrına.
Ben işte o kutlu vakte inanıyor ve güveniyorum...
Kimsenin kapı eşiklerinde kalmadığı, kimsenin o koyu