Arazi temizlenmişti ve kendisine biraz yer bırakılır bırakılmaz gülümsemeye hazır doğanın duygulandırıcı eli açıklığı, uzaklardaki dillere destan, cennet vadilerindeki gibi çimler, otlar, yabanıl bitkiler, çalılar üretmişti. Minicik çiçekleriyle çayırlar bile oluşmaya başlamıştı, uzanıp iki elimizi başımızın altında birleştirerek, insanların kirli işlerinin üstünden geçen özgür, bembeyaz bulutlara bakarak yorgunluğumuzu giderebilmemiz için.
Ama sen eski adsız kralların, devlerin, büyülü bahçelerin masallarını bilmezsin. Kaçırılıp, insan sesiyle konuşan gizemli ağaçların altından geçirilmemişsindir hiç, ne ıssız bir şatonun kapısını çalmışsındır ne de kutsal teknenin beşiklik ettiği doğu yıldızlarının altında uyumuşsundur. Camların ardında, kış akşamı, büyük olasılıkla sessiz duracağız, ben ölü masallara dalacağım, sen benim bilmediğim başka tasalara. "Ansıyor musun?" diye soracağım sana, ama ansımayacaksın.
"Artık pek birlikte yolculuk eden olmuyor," diye düşünceli düşünceli mırıldandı. "Neden bilmiyorum ama. Belki de bu kahrolası dünyada herkes birbirinden korkmaya başladı."