“Düşmanına benzediğin zaman, savaşmanın anlamı kalmaz” demiş Aliya İzzerbegoviç. Bir savaş içerisinde olmak başlangıç ilkelerinden taviz vermemeyi gerektirir. Neyle mücadele etmek için çıktın yola ve bu yolda savaşım verirken hangi tavizleri vermek zorunda kaldın? Peki ya başarılı olduktan sonra… O zaman ilkelere sıkı sıkıya bağlı bir denetim mekanizmasının da olması şarttır. Aksi halde Hayvan Çiftliği romanında olduğu gibi devrimin hiçbir anlamı kalmaz.
İşçi sınıfı olarak sembolize edilen hayvanlar çok çalışırlar az yer, kışın donar yazın yanarlar. Bunlar yetmezmiş gibi kırbaçlanırlar da aynı zamanda. Diğer taraftan insanlar daha fazla kazanç sağlar, evde yatakta uyurlar ve içki içerler. Hayvanların el birliğiyle ürettiğini insanların hayatını kolaylaştırır. Tüketemeyecekleri kadar kazanmalarına yol açar. Bu adaletsizliğe karşı savaşım vermek gerekliliği ortaya atılır kaçınılmaz olarak. Sonuçta sadece hayvanlar çalışıyorlarsa insanlara ne gerek var ki. Kaldı ki “İnsan üretmeden tüketen tek varlıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.”
Düzendeki adaletsizliği gözler önüne seren hayvanlar aleminin en zeki türlerinden biri olan bir domuz olur. Ateşli bir söylevle diğer hayvanların da görmesini sağlar. Güçlü ve haklı fikirlere karşı sistem karşı duramaz ve devrim gerçekleşir. Artık hayvanlar özgürdür, kırbaçlanmayacaklardır, kendi emeklerini sömüren insanları beslemeyecek ve eşit hayvanlar olarak yaşayabileceklerdir. Peki sonuç öyle mi olur?
İktidarı ele geçiren domuzlar yalan propaganda ve baskı unsuru olarak kullandıkları köpeklerle birlikte hayvanların hep birlikte edindikleri kazanımları birer birer ellerinden alırlar. Nihayet hayvanlar başladıkları