Hava ve güneş var, bulutlar var. Orada, yukarıda mavi bir gökyüzü ve onun arkasında belki şarkılar, belki de daha güzel sesler var ... Neticede umut var. Kederimize rağmen bizim
için umut var.
Bir bedende yaşıyoruz ve sadece o bedenden doğru bir görüşümüz var; ama büyük bir güzellik ya da acı, mekândaki yerimizi değiştiriyor ve tanrı varmış gibi geliyor. İnanç değişiklikleri tam da bu yer değiştirmeden kaynaklanıyor olmalı. Düşüncemizin sefaleti beynimizin çalıştığı dar, bitişik alandan geliyor. Bir fare şeklindeki egonun perspektifsizliği, havasızlığı, alansızlığı. İşi başlatan bu. Korkuyu doğuruyor. Kendimizi aşmamızı engelliyor. Bilim adamları, filozoflar ve sanatçılar bedene sıkışmışlıktan sezgi veya düşünceyle kurtuldukları zaman yaratıyor ve icat ediyorlar. Babamın ölümü bana bunları açıkça gösterdi.
Bütün bir kıtayı AIDS’ten ölmeye bırakabiliriz, milyonlarca insanı bir yerlere kapatabiliriz, dünyayı bir hapishaneye çevirebiliriz ama bir geyiğin şehirden geçmesini engelleyemeyiz. Kimsenin hayal kurmasını, müzik dinlemesini, bir kuşun uçuşunu ya da bir dalganın kıyıya vuruşunu seyretmesini engelleyemeyiz. Ressamların resim yapmasını, müzisyenlerin çalmasını, yazarların yazmasını engelleyemeyiz. Sadece eserlerin insanlara yayılmasını, açılmasını, dokunmasını engelleyebiliriz. Bir süre için, bir diktatörlük süresince, otuz, kırk, elli yıl belki. Sonra ölüm onları özgürleştirir. Hâlâ nefes alabildiğimiz, biraz su içebildiğimiz sürece hayat ortaya çıkıverir. Ne kadar vakit var daha?”
Hayalgücünün kendisi uzamdaki nesnelere dokunmayı, onlarla karşılaşmayı bırakmaz, her şekil, bilincin sürdürmek zorunda
olduğu bir kurmacadır sanki. Bu, tek bir bilinci kendine mal eden insanların en büyük kibridir. Ben denklemlerin beni seyrettiğini
gördüm.