“Yumuşak kanarya otlarının, küçük dikenli çalıların arasından geçerek evin ön yüzündeki kanatlı pencereleri yokladım, sımsıkı
kapalıydılar içeriden daha güçlü bir karanlığın soluğu duyuluyordu. Böyle bir sessizliğin ortasında bağırmak ya da pencereye taş atmak çok çirkin bir şeydi.
Ama ayışığında sessizce, yalnız başına gizliden gizliye beklemek daha da çirkindi..”
"İnsan doğru dürüst acı bile çekemiyor, acı çekmekten tat almaya başlıyor. Kendi kendini cezalandıramaz oluyor insan, çünkü bütün acılar bir süre sonra bir avunma haline geliyor. Acıların değil, gerçeğin ardında koşuyor insan; oysa gerçek akıllara sığmaz bir acı."
Eskiler, yılan avlayan leyleğin hikâyesini anlatırlardı: Leylek, gagasında taşıdığı yılanı gökyüzünde çok yükseklere taşır ve birden bırakırdı ki düşüp omurgası dağılsın. On uçurum yüksekliğinden düşen yılanın beli kırılınca da avının üzerine rahat rahat süzülürdü.
Leylek, yılanı ne kadar yükseğe çıkarırsa düşüş o kadar korkunç olur ve kemiklerini paramparça eden çarpmanın etkisi artardı.