Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güller kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, her şey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra uzanalım, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim..Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir yataylığa alışmaktır.
Bence aslolan hangi şekilde olursa olsun, insanın, olabildiğince kendisini kendi olarak hissedebileceği bir hayatı sürdürmeyi gerçekleştirebilmesi. Bir yandan da hayatın bir süreç olduğunu, kendimizi her an kendimiz olarak hissetmemizin mümkün olamayacağını, hayatın inişleri ve çıkışları olduğunu kabul ederek. Kendimize başarılı bir hayat ısmarlamaya çalışmanın, kendimizden vazgeçme tehlikesini de beraberinde getireceğinin idrakiyle.
İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görünmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir; benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan, tabiki, onun büyülü geçiciliğinden.